Anasayfa Authors Posts by Murat Gencer

Murat Gencer

54 Mesaj 2 Yorumlar

0 25

Shutter sayısı fotoğrafçılığa yeni başlayanların merak ettiği konulardan biridir. Shutter sayısı aslında fotoğraf makinemizdeki perdenin ne kadar hareket ettiğini ifade eden bir sayıdır. Türkçe olarak perde sayısı olarak düşünebiliriz. Genellikle ikinci el fotoğraf makinesi alıp/satacağınız zaman perde sayısı hakkında bilgi istenir. Bunun sebebi ise fotoğraf makinesinin perdesinin kaç kere açılıp kapandığı ile fotoğraf makinesinin ne kadar kullanıldığı arasında bir ilişki kurmaktır. Eğer perde çok fazla hareket ettiyse demek ki fotoğraf makinesi çok kullanılmıştır gibi bir çıkarıma varmak için bu sayıyı bilmek önemli görülüyor. Peki gerçekten perde sayısı bu kadar önemli midir?

Fotoğraf Makinesindeki Perde Ne İşe Yarar?

Perde fotoğraf makinesinde sensöre düşecek ışığı belirleyen mekanik kısım. Her parçanın bir ömrü olduğunu düşündüğümüz zaman perdenin de her açılıp kapanması aslında perdenin eskimesi anlamına geliyor. Biz deklanşöre bastığımız zaman açılan perde ile sensöre ışık giriyor ve çekmek istediğimiz görüntü sensöre düşüyor, yani çektiğimiz her fotoğraf için perde hareket ediyor.

Perde (Shutter) Sayısı Çok Olan Fotoğraf Makinesi Alınır Mı?

Perde sayısını bilmek fotoğraf makinesinin ne durumda olduğu konusunda bize bir fikir verebilir fakat bu fikir bizi her zaman doğruya ulaştırmaz. Örneğin shutter sayısı 50.000 olan bir makine stüdyo koşullarında kullanılmış olsun, diğer bir makine ise doğa fotoğrafçılığında kullanılmış olup perde sayısı 10.000 olsun. Stüdyo koşullarında kullanılan fotoğraf çevre şartlarından minimum etkilenmiş olurken doğa fotoğrafçılığında kullanılmış olan düşük perde sayısına sahip fotoğraf makinesi ise çevre şartlarından maksimum derecede etkilenmiş olacaktır. Burada tercihiniz ne yönde olacaktır? Bence doğa fotoğrafçılığında kullanılan fotoğraf makinesi 5 kat daha az fotoğraf çekmesine rağmen daha fazla yıpranmış olacaktır.

Fotoğraf Makinelerinin Perde Sayısı Ne Kadar?

Fotoğraf makinelerinin perde ömürleri için tam rakam vermek doğru olmamakla beraber ortalama 100.000 ile 300.000 arasında rakamlar söyleniyor. Ancak bu demek değil ki fotoğraf makineniz bu sayılara ulaştığında arıza verecek. Perde sayısı ile internette 3000 perde sayısında bozulan fotoğraf makine sahiplerini de 350.000 perde sayısında çalışan fotoğraf makinesi sahiplerine denk gelmek oldukça olası bir durum.

Perde Ömrünü Dert Etmek Ne Kadar Doğru?

Açıkçası ben fotoğraf makinemi ilk aldığım zaman bu konu beni bayağı bir korkutmuştu. Yaklaşık 6 yıl önce aldığım fotoğraf makinem şu anda 50.000 perde sayısına ulaşmıştır diye tahmin ediyorum. İlk başlarda perde eskimesin diye deklanşöre basarken bir kez daha düşünüyordum fakat şimdi bunun ne kadar komik bir durum olduğunu düşünüyorum. Ben fotoğraf çektikçe mutlu oluyorum ve perde eskiyecek, makine bozulacak diye elimi deklanşörden çekmek bana anlamsız geliyor. 6 yılda 50.000 kare çektiğimi düşündüğüm zaman neredeyse bir 6 yıl daha kullanacak kadar perde ömrüm var. Ayrıca şu anda fotoğraf makinemin sensörünün üzerinde toz parçacıkları var, bunun için bir bakıma gitmesi gerekiyor. Kimi zaman perde sayısı ömrünü tamamlayana kadar benim yaşadığım gibi başka sebeplerden dolayı da bakıma ihtiyaç duyuluyor. Şunu da söylemek gerekir ki teknolojinin hızına yetişemediğimiz günümüzde perde ömrünü bitirmeye fırsat kalmadan çok daha yeni fotoğraf makineleri çıkıyor ve makinemizi hiç kullanmasak bile durduğu yerde eskiyor. Bu sebeplerden ötürü bırakın perdesi eskisin, sensörü tozlansın. Siz fotoğraf makinesinin tadını çıkarın, belki de biz perdeden önce eskiyeceğiz.

Perdesi Bozulan Fotoğraf Makinesi Çöp Mü Oluyor?

Perdesi bozulan fotoğraf makinesi elbette çöp olmuyor. Fotoğraf makinesine göre fiyatları değişmektedir. Korkmanıza gerek yok, 5000 liralık fotoğraf makinesi için 2500 lira gibi komik rakamlar kimse istemiyor.  

Perde Sayısını Nasıl Öğrenebiliriz?

Perde sayısını öğrenmek için bazı uygulamalar ve web siteleri bulunmaktadır. Buralara fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğrafı yüklediğiniz zaman size perde sayısı ile ilgili sayı veriyor. Birkaç tane örnek site vereyim, bunlar gibi binbir çeşit site olduğunu da ekleyeyim.

https://www.camerashuttercount.com/

http://www.freeshuttercount.com/

http://www.myshuttercount.com/

0 25

Klavye üzerinde 10 parmağımızla nasıl da hızlı yazıyoruz değil mi? Ortam da fark etmiyor, telefon, tablet, bilgisayar hatta iş makinelerinde bile. Pekiyi, Q klavyedeki harfler neye göre dizilidir? Bu harfler yerleştirilirken kullanıcıların daha yavaş yazması amaçlandığı ve harf diziliminin buna göre yapıldığını söylesem bu sizi şaşırtır mı?

Hayatımızda olan neredeyse her yeniliğin gündelik yaşamımızı kolaylaştıracak şekilde geliştirildiğini hepimiz biliyoruz. Bir kalem düşünün, biz yavaş yazalım diye tasarlanmış olsun, mesela kalemin beyaz kâğıtta iz bırakabilmesi için kaleme beş kilogramlık güç uygulamak gereksin. Birisi böyle bir kalemi neden üretmek istesin veya bir kullanıcı neden böyle bir kalem kullanmak istesin. Oldukça tuhaf geliyor değil mi? Peki ya şimdi tekrar şu soruya dönelim, Q klavyedeki bu tasarım neden kullanıcıları yavaşlatmayı amaçlamıştır? Üstüne bir soru daha ekliyorum, madem zamanında kullanıcılara yavaş yazması için tasarlanmış bu klavyedeki harf dizilimi günümüzde neden kullanıcıları daha verimli hale getirecek şekilde yeniden tasarlanmıyor?

Bu kadar çok sorudan sonra sanırım artık cevaplara geçebiliriz. Q klavyenin tarihine gitmeden önce aslında Q klavyeden daha verimli birçok klavye harf diziliminin tasarlandığını söylemek istiyorum. Çok basit bir örnekle başlayalım. F klavye Türkçe’ye daha uygun olan, İhsan Sıtkı Yener tarafından çalışmalarına başlanan milli klavyemizdir. Hatta birçok konuda da iddialı. Bunlardan bazıları F klavyenin resmi web sitesindende şöyle vurgulanıyor:

  • F Klavyede sağ el %51, sol el ise %49 oranında kullanıldığından her iki beyin yarım küresinin de yazma sürecine dengeli katılmasını sağlamaktadır.
  • F klavyenin sadece orta sırasındaki harfler ile Türkçe metinlerin %55’i yazılmaktadır.
  • F Klavyeye göre daha popüler olan Q klavye aslında hiçbir dile uygun değildir.
  • F Klavye Q Klavyeden %11 daha hızlıdır.
  • F Klavyenin 25 rekor 59 dünya şampiyonluğu bulunmaktadır.1

Gördüğünüz gibi Q klavyenin hiçbir dile uygun olmadığı belirtilmiş. Ayrıca F klavyenin bizim dilimize ise ne kadar yatkın olduğunu ve buna yönelik hazırlandığını da görüyoruz. Peki ya ülkemizdeki kullanıcılar neden F klavyeyi tercih etmiyor? Buradaki en büyük etken bizim alışkanlık ve tercihlerimiz. Tahmin ediyorum ki aramızda klavyeyle ilk tanışıklığı hepimizin Q klavye ile olmuştur. Ben yaklaşık 14 yıldır Q klavye kullanıyorum, şimdi farklı bir harf dizilimine sahip olan bir klavye kullanmaya başlamak benim sahip olduğum alışkanlığımın dışında kalacağı için Q klavye kullanmaya devam ediyorum. Ayrıca Q klavye dünyanın büyük bir kısmında geçerliliği olan, ulaşması kolay, klavye üreticilerinin birbirinden farklı malzemelerde, farklı boylarda ve farklı kullanım alanlarına yönelik ürettikleri bir klavye. F klavye her ne kadar kullanıcıları daha verimli hale getirmeyi amaçlayan ve bu doğrultuda tasarlanıp üretilen bir klavye olsa da saydığımız sebepler bize neden Q klavyenin bu kadar olumsuzluğa sahip olmasına rağmen hala kullanıldığını gösteriyor.

Şimdi gelelim Q klavyenin harf dizilimi neden kullanıcıları yavaşlatmak için tasarlandığına. Bunun için yaklaşık 140 yıl önceye gitmemiz gerekiyor. Klavyeler henüz daktilolarda kullanıldığı dönemlerde daktiloların teknolojisinin el vermemesinden dolayı yan yana bulunan iki harfe peş peşe basıldığı zaman mekanik harf kolları sıkışıyor ve istenmeyen bir durum ortaya çıkıyormuş, bu kolların sıkışmasını önlemek amacıyla da çok kullanılan harfleri birbirinden ayrı ve elin zor ulaşacağı yerlere yerleştirmeyi düşünmüşler. İnsanların yaklaşık %10’u solak iken2 en çok kullandığımız harflerin klavyenin sol kısmına yerleştirilmiş olması buna iyi bir örnek olabilir.

Aşağıdaki Q klavye görselinde kırmızı ile işaretlenmiş olanlar dünyada en çok kullanılan latin harflerinin ilk on tanesi. Bunlardan en sık kullanılan ilk üç harf ise sırasıyla E, T ve A harfleri.

Göreceli olarak metinlerde sık kullanılan harfler3

Göreceli olarak metinlerde sık kullanılan harfler3

En çok kullanılan 3 harfin birbirinden ayrı yerlerde olduğunu ve sol tarafta yer aldığını görselde görüyoruz. Zamanı için düşünüldüğünde neden kullanıcıları yavaşlatmak istediğini daha iyi anlıyoruz. Bugüne kadar daha verimli tasarımlar denense de her yeniliği hayatımıza adapte edemiyoruz.

Bu yazıya şu sıralar Tüfek, Mikrop ve Çelik’te okuduğum bir paragraf vesile oldu. Okumak insanı yazmaya da itiyor. Beni çok heyecanlandırdığı için biraz da araştırma yapıp kendi yorumumla sizlere aktarmaya çalışmak istedim. Bu kitabın ‘‘İhtiyacın Anası’’ adlı bölümünde bazı teknolojik gelişimler konu ediliyor. Bu bölümde keşfedilen bir şeyin daha güçlü veya daha kullanışlı olmasına rağmen toplumların bunlara çok zor adapte olduğunu hatta kimi zaman reddettiğinden bahsediliyor. Bunu ise en az 4 farklı etmene bağlıyor. Bu etmenleri kısaca belirtmek gerekirse; ekonomik üstünlük, toplumsal değer ve saygınlık, yararlarının kolayca görülüp görülmemesi ve kazanılmış haklara uygunluk. Şimdi sizleri Jared Diamond’ın şu satırları ile başbaşa bırakıp yazımı sonlandırıyorum. Sevgi, sağlık ve bilgiyle kalın!

‘’Yine bir başka etmen kazanılmış haklara uygunluktur. Bu kitap belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok kitap gibi, QWERTY klavyeyle yazıldı, yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle. Şimdi belki inanmayacaksınız ama bu klavye 1873’te bir karşı-mühendislik tasarımıydı: Daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, (sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde) harfler solda toplanmıştı. Göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873’te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı, bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı. Daktilolardaki gelişlere bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932’de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın %95 azalacağını gösterdi. Ama artık QWERTY klavyeler siperlerine yerleşmişti. QWERTY klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme önündeki bütün girişimlerle çatışıyor.’’ 4

1 http://fklavye.gov.tr/
2 https://www.livescience.com/19968-study-reveals-lefties-rare.html

3 https://en.wikipedia.org/wiki/Letter_frequency
4 Diamon J., Tüfek, Mikrop ve Çelik, Pegasus Yayınları, s.292-293, 1.Baskı, 2018. (http://www.pegasusyayinlari.com/kitap_detay.php?kitapid=15379641336)

 

Geçtiğimiz günlerde indirdiğim sıkıştırılmış bir dosyayı bilgisayarıma çıkartmaya çalıştım fakat ”Arşiv biçimi tanınmıyor veya arşiv hasarlı” hatasını aldım. Bu hata daha önce de farklı şekillerde başıma gelmişti.

Buna örnek olarak bazen dosya inerken internet bağlantımın koptuğu ve dosyanın bir kısmının inmediği durumlarda bu hatayı alıyordum. Tekrar benzer bir durum yaşandığını düşündüm ve dosyayı tekrar indirdim fakat aynı hata ekranımda çıkmaya devam ediyordu.

Bunun üzerine dosyayı farklı bir web sitesi üzerinden indirmeyi denediysem de sonuç değişmedi. Bunun üzerine internette biraz araştırma yaptım ve sorunun indirdiğim dosyada değil, kullandığım arşiv programı olan Winrar’da olduğunu öğrendim. Çözüm olarak ise farklı bir arşiv programı indirdim. Çözüm beklediğimden kolay oldu. Yaklaşık 1.5mb olan 7-Zip programını indirdim ve 1-2 dakikalık bir kurulumdan sonra indirdiğim sıkıştırılmış dosyaları bilgisayarıma açabildim. 7-Zip programına Google’da ufak bir aramayla veya buraya tıklayarak kendi web sitesinden ulaşabilirsiniz.

0 65

Günümüzde yabancı dilin önemini bilmeyen yoktur. Çoğumuzun karşısına iş hayatında, eğitim hayatında veyahut bir turist karşısında yabancı dil ihtiyacı çıkıyor. Benim gibi eğitim için yabancı dile ihtiyaç duyanların ise karşısına belli başlı bazı sınavlar beliriyor. Bunlardan bazıları ise YDS ve Yökdil. İki sınavda aslında birbirine benzer yönler içeriyor fakat YDS hem kapsam hem de seviye olarak Yökdil’in birkaç seviye üstünde. Bence bu seviye farkı hem kaynak olarak hem de çalışma yöntemi olarak birbirinden çok da ayrılmıyor. İki sınava çalışacaklar için de benzer bir çalışma programı gerekiyor. Yalnız YDS’de bu takvim biraz daha uzun soluklu oluyor.

Benim YDS-Yökdil sürecim akademide kalma isteğim üzerine başlamış oldu. Başta nasıl bir çalışma yöntemi izlemem gerektiğim hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Herhangi bir kurs veya dershane düşünmediğim için bunu kendi başıma nasıl halledebilirim diye düşünmeye başladım. İlk olarak doğru kaynak bulmak konusunda bir kitapçıya gittim, burada farklı yayınevlerinin kitaplarını inceledikten sonra Modadil Yayınlarının özellikle PassageWork Ön Hazırlık serisi kitapları, daha sonra gene aynı yayınevine ait olan YDS Sınav Stratejileri 1-2 kitaplarını ve Akın Dil & Yargı Yayınevine ait olan Read for Speed adlı kitap hoşuma gitti. Bu kitapları satın aldıktan sonra bir süre – yaklaşık 3-4 ay- kapaklarını açmaya fırsatım olmadı.

Aradan geçen süre sonunda nihayet YDS-Yökdil sınavlarına çalışmak için uygun zaman gelmişti. Sınava çalıştığım süreçte lisans 4.sınıf öğrencisiydim, bu süreçte hem lisans derslerim hem de bitirme tezimle uğraşıyordum, kalan zamanımda ise yabancı dil için hazırlık yapmam gerekiyordu. Öncelikle hangi seviyede olduğumu aşağı yukarı belirlemek için internetten bir YDS denemesi indirdim ve göz ucuyla çözebilirim dediğim iki soruyu işaretleyip sorulara odaklandım. Sınavda 80 soru var ve çözerim diyebildiğim yalnızca iki soru vardı, çözdükten sonrası ise tam bir hüsran, iki soruyu da yanlış cevaplamıştım. Sınava yaklaşık 4 ay gibi bir süre ve benim sınavdan en az 55 almak gibi bir hedefim vardı. Bir hayal kırıklığı olmadı desem yalan olur elbette, İngilizcemin iyi olmadığını biliyordum fakat çözerim dediğim iki soruyu da yanlış cevaplamış olmam dengemi alt üst etmeye yetti. Böylece seviyemin en baştan başlamak olduğunu öğrenmem benim için hiç zor olmadı.

Sınava çalışmaya başlamadan önce rakibi iyi tanımak gerekiyor, internette ufak bir araştırma ile sınavın yoğun bir kelime bilgisi istediğini gördüm. Tabi ki kelime bilmek de soru çözmeye yetmiyor, çeviri de yapmamız isteniyor. Ayrıca YDS ve Yökdil’de kimisi ortak olan bazı soru tipleri var, mesela hem YDS’de hem de Yökdil’de ortak olan paragraf soruları, cloze test, kelime soruları, İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye çeviri soruları var. Sadece YDS’ye özgü olan ise örneğin İngilizceden İngilizceye çeviri soruları mevcut. Siz gireceğiniz sınavda -YDS veya Yökdil- hangi soru tipleri var ise bunları bilip her soru tipinin üzerine ayrıca düşmelisiniz. Mesela İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye çeviri soruları başta bana çok zor görünmüştü fakat internet üzerinden bu tipleri üzerine birkaç video izledikten sonra soruların gayet kolay bir şekilde çözülebildiğini gördüm. Sözün özüne gelecek olursak soru tiplerine nasıl yaklaşmak gerektiğini bilmek bize büyük bir avantaj sağlıyor.

Sınav sürecim boyunca kullandığım kaynaklardan sizlere bahsetmek istiyorum. Kaynak seçimi yaparken inceleyip beğendiğim ve çevremden aldığım tavsiyelere dikkat ettiğimi belirtmek isterim. Şimdi kaynaklara bir göz atalım.

PassageWork Ön Hazırlık Seti (Modadil Yayınları)

Hem kelime öğrenip hem de nasıl çeviri yapabilirim sorusuna en iyi cevap daha önce kitapçıda beğenmiş olduğum PassageWork Ön Hazırlık kitapları oldu aslında. PassageWork Ön Hazırlık 6 kitaptan oluşuyor ve her kitapta 30 metin var, her metin 5 bölümden oluşuyor, bu bölümler ise

  • Parçadaki Önemli Kelimeler/Yapılar/Eş Anlamlılar,
  • Parçanın Okunması,
  • Çeviri Çalışması,
  • Dilbilgisi Analizi ve
  • Okuma Parçası Soruları/Alıştırmalarından oluşuyor.

Paragraflar gayet temel bir seviyeden başlıyor ve her paragraf ile kelime öğrenmiş ve çeviri yapmış oluyoruz, ayrıca dilbilgisi yapılarını ve bu yapıların çeviriye olan etkilerini görmekle beraber sınavdaki paragraf soruları tarzında sorular ile soru çözmeye alışıyoruz. Ben bu kitaba çalışırken bilmediğim her kelimeyi not ettim ve bu kelimeleri haftalık olarak tekrarladım. Böylelikle kelime bilgim hızlı bir şekilde arttı. Ayrıca kelimeleri metinler içerisinde gördükçe de aklıma iyice kazınmış oldu. Çevirilerin yavaş yavaş hem dilbilgisi hem de kelime bilgisi olarak seviyesinin arttığını söyleyebilirim, mesela kitabı ilk aldığım zaman kitabın ilerideki bir metnini çeviremiyorken zamanla kitapta ilerleyip o metne geldiğimde ise rahatlıkla çevirebildiğimi görmek bende ilerlediğimin ve başarabildiğimin bir göstergesi oldu. Yökdil sınavına kadar 4 kitabı bitirebildim. Ben sınav sürecinde en çok bu kitapla gelişim gösterdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

60 Günde YDS Kelimeleri (Modadil Yayınları)

Bunun dışında Modadil Yayınevine ait olan 60 Günde YDS Kelimeleri adlı kitabı da edindim, kitap günlük olarak 20 kelime, eş anlamları, örnek cümle ile cümlelerin çevirileri ve alıştırmalardan oluşacak şekilde hazırlanmış. Bütün kitaptaki günlük alıştırmaları sınava kadar bitirdim. Günde 20 dakika gibi bir süre ayırmak günlük kısmı bitirmeye yetiyordu fakat bu kitaptan pek memnun kalmadım. Sürekli önceki günün kelimelerini tekrar etmek gerekiyor yoksa çok çabuk unutuluyor. Açıkçası geriye dönüp baktığımda çoğu kelimeyi unuttuğumu fark ettim. Gene de hangi kelimeye çalışsam bugün diyecekler için bir alternatif olabilir.

YDS Sınav Stratejileri (Modadil Yayınları)

Bu kitap serisi ise benim satın aldığım zaman 4 kitaptan oluşuyordu fakat şimdi 5.kitabı olan Özgür Denemeler de çıkmış. Bu kitap bende mevcut değil, diğer 4 kitaptan kullandıklarımdan bahsedeceğim. 1.kitap dilbilgisi konularını anlatıyor, bu kitabı hakkıyla kullandığımı söyleyemeyeceğim. Kitap dilbilgisi konularını güzel bir şekilde anlatıyor hatta önemli yerleri güzel şekilde de vurguluyor fakat başlangıçta bu kitap bana biraz ağır geldi, kitaptan asıl faydalandığım zaman PassageWork Ön Hazırlık Setinin 3.kitabını bitirdiğim zaman oldu. Bundan sonra zaten sınava 20-25 gün gibi bir sürem kalmıştı ve bu kadar sürede elimden geldiği kadar faydalanmaya çalıştım. Bence kendi çabasıyla çalışacaklar için güzel bir kitap.

Serinin 2.kitabı ise soru tipleri üzerine, daha önceden bahsettiğim gibi soru tiplerini bilmek bize büyük avantaj sağlıyor. Bu kitaba da hakkıyla bakamadım fakat bu kitaptan okuduklarımın çok işe yaradığını söylemem gerekir. Bu kitapta soru tiplerine nasıl yaklaşılması gerektiği ve çözerken dikkat edilmesi gereken yerleri öğrenmiş oldum. Ayrıca soru tipleri üzerine birazdan bahsedeceğim Youtube gibi online kaynaklardan da faydalanmış oldum ve soru tipleri üzerinde yeteri kadar bilgim olmuş oldu.

Serinin 3.kitabı olan Özgün Soru Bankası ise her soru tipi için soru içeriyor. Bu kitabı bitiremedim fakat ihtiyacımı karşılayacak kadar soru çözdüğümü söyleyebilirim. Bu kitap dışında zaten soru bankasına ihtiyaç duymadım.

Serinin bendeki son kitabı olan 4.kitabı ise Kelime Bankası. Bu kitap bu serinin en az kullandığım kitabı. Sınavdaki kelime sorularına benzer sorular mevcut ve hem sorunun hem kelimelerin Türkçeleri soru içinde yazıyor. Benim gözlerim hemen şıkların Türkçelerine kaydığı için ben pek faydasını göremedim bu kitabın.

YÖKDİL Fen Check-Up 5 Özgün Deneme Sınavı (Modadil Yayınları)

Sınava son 10 gün kala deneme çözmeye başladım. Bence denemenin kalitesi oldukça iyiydi, sınavda benzer konularda sorular geldiğini söyleyebilirim. Deneme ile hem sınavdaki soruları iyice tanımış oldum hem de kendimi sınava adapte ettim. Denemeleri hep süre tutarak gerçekten sınav ciddiyetinde çözdüm, ilk deneme puanım 38,25 iken son denemede de 56,25’e kadar yükselttim. Her denemede bilmediğim kelimeleri çıkartıp bunların tekrarını yaptım ayrıca yaptığım yanlışların sebeplerini öğrenip bunlara daha dikkat etmeye başladım. Bence deneme seti gerçek sınava göre bir tık daha zordu. Ayrıca bu deneme hariç bütün kaynaklarımı YDS sınavına göre tercih ettim.

Online Kaynaklar

Online olarak aslında sayamayacağım kadar fazla kaynak takip ettim. Bunlardan öncelikle bahsetmem gereken Ercüment Cem Çuhadar adlı bir Youtube kanalıydı. Burada sınavda çıkan tüm soru tiplerine ait çözüm videoları mevcut, kesinlikle videolardan faydalandığımı söyleyebilirim. Özellikle dilbilgisi ve bağlaç soruları için olan videolarına mutlaka göz atın.

2.olarak ise Moda Dil Akademisi adlı Youtube Kanalının deneme ve çıkmış soru çözüm videolarıydı. Buralarda soruları yaklaşım tarzlarını ve çıkmış yada çıkabilecek potansiyelde soruları da görmüş oldum. Ayrıca kendilerinin İnstagram sayfalarını da takip ettim.

Bunlar başlıca faydalandığım kaynaklardı. Bunlar dışında da faydalandığım birçok yer oldu fakat kimisinin 3 dakikalık bir videosunu izledim, kimisinin ise kısa bir yazısını okudum. Faydalandığım kaynaklar kısaca böyleydi.

Sınava çalışma sürecinde fark ettiğiniz gibi ağırlıklı olarak Modadil Yayınlarının kaynaklarını kullandım. Bunun sebebi ise başka kendim kitapçıda beğendiğim kitaplar arasında olmalarıydı. Daha sonra YDS’ye hazırlanan bir büyüğümün bu kaynakların çok başarılı olduğunu söylemesi üzerine oldu. Açıkçası kendimin beğenip, tavsiye de almam üzerine bütün çalışmalarımı tek bir yayından yapmanın daha doğru olacağını düşündüm.  Bir ara kendilerinin online derslerini de düşünsem bile hem zamandan hem maddi açıdan uygun olmadığım için online derslerine katılamadım. İstisna olarak Read for Speed kitabını da aldım fakat hala ciltli bir şekilde duruyor, onun seviyesi biraz yüksekmiş ayrıca elimdeki PassageWork’ün 5 ve 6. kitabı da bitmeyince Read for Speed kitabına başlamadım. Kaynaklardan memnun olduğumu söyleyebilirim ancak şu unutulmamalıdır ki sınavı kazandıran kaynaklardan daha çok bizim verdiğimiz çabada bitiyor. 

Yökdil sınav günü gelip çatmıştı. Dolu dolu olmayan 4 aylık çalışma sürecini geride bırakıp sınava girdim, sınavda hiç stres yapmadan güzel bir şekilde cevaplayıp çıktım, 55 puanı aşmam gerekiyordu ve gün geldi sonuçlar açıklandı. 65 puan almıştım. Aslında 55-60 arasında bir puan bekliyordum, sınav sonrası soru kitapçığından hatırladığım cevapları kontrol ettiğimde 50 puandan daha fazla alacak kadar doğru cevapladığımı ve hatırlamadıklarımla 60 civarı bir not alacağımı tahmin ediyordum, pek de yanılmamışım beklentim konusunda.

Sınav ilginç bir sınav, bence iyi İngilizce konuşuyor olmak bu sınavdan iyi bir puan alabilineceği anlamına gelmiyor veya bu sınavdan yüksek puan almak iyi İngilizce konuşulacağı anlamına da gelmiyor. Sınava ilk kez girecekler için muhakkak kaynak seçmeden önce bir denemeye göz atmanızı tavsiye ederim, en azından seviyenizi görüp ona göre kaynak bakmış olursunuz. Ayrıca Yökdil sınavı yapılamayacak kadar zor bir sınav değil. Doğru bir şekilde motive olup düzenli ve devamlı bir şekilde çalışıldığında yüksek puanlar alınacağına eminim. Şunu da belirtmekte fayda var, ben Yökdil sınavına girdiğimde sınavı Anadolu Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi ortak hazırlıyordu fakat artık Yökdil sınavı da ÖSYM’ye geçti. Sınavda bir değişiklik yaparlar mı, yaparlarsa ne gibi değişiklik olur bir bilgim yok. Şimdiden herkese başarılar dilerim.

0 155

Bir sultan ve bir şah, ikisi de Türk, ikisi de Müslüman ve ikisi de bir lider. Birisi Tebriz’i, diğeri İstanbul’u istiyor. Dini davalar sebebiyle karşı karşıya gelecek olan iki liderin satrançtan tutun da mektuplara kadar olan savaşı, sonunda da Türkün Türkle, Müslümanın Müslümanla savaştığı hatta kardeşin kardeşle vuruştuğu bir muharebe ile sonuçlanıyor. Savaş kadar içerisinde aşkın da mücadelesi bulunuyor. Büyük bir insan topluluğuna hükmeden liderlerin bir kadın karşısında nasıl yenilgiye uğradıklarını da gösteriyor bizlere. Aşk işte dedim kendi kendime, koca bir imparatorluğa sahip olabiliyorken, emrinde sayısız emir kulu varken bir kişiye mağlup olmak demekti.

Tarihin duygulara büründüğü bir kitap, içerisinde temel iki kişi var ve kitabın büyük bir kısmını bu kişiler gözünden seyrediyoruz. Bir sultanı seyrederken bir şahı seyrediyoruz. Liderlerin kimi zaman siyasi düşüncelerini görürken kimi zaman da onların ince şairane yanlarını görüyoruz. Bir savaşın öncesinden tutun da savaşın getirdiği sonuçlara kadar olaylara bir çok farklı pencereden bakma fırsatımız oluyor.

Bu romanı okurken açıkçası kendimi tarihimden ne kadar uzak büyüdüğümü de gördüm. Hani bazı kitaplar olur ya, kendisi bitmeden yeni kitapları alışveriş sepetine eklettiren, işte tam öyle bir romandı. Kitap içerisinde olayları okudukça tarihe olan merakım artmadı desem yalan söylemiş olurum. Şimdiye kadar içerisinde ilk defa okuyup ”Aaa, yok artık” dediğim kısımlar oldu. Kimi zaman göğsümün kabardığı, kimi zaman gözlerimin yaşardığı oldu.

İskender Pala ile tanıştığım kitap oldu ayrıca. Bir arkadaşımın tavsiye üzerine okudum ve çok geç kaldığımı da fark ettim. Başka bir kitabı ile İskender Pala’nın yazarlığını tanımaya devam etmem gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi kendime şu cümleleri kuruyorum, ”Evet Murat, şimdi aynı keyfi hangi tarihi roman verecek sana? ”. Sanırım bu kitap üstüne uzun bir süre tarihi roman okumamam gerekiyor ki okuduğum tarihi roman Şah&Sultan’ın gölgesi altında kalmasın. Evet kendime hala gelemediğimi biliyorum.

0 219

Kitap tercihlerimi yaparken genellikle tanımadığım yazarlar için kitabın konusuna bakıp alırken, daha önce tanışmış olduğum yazarlar içinse okuduğum kitapları hoşuma gitmişse herhangi bir kitabını daha alıp o yazardan devam ederim.

Zülfü Livaneli ile önce şarkıları ile tanışmış sonra onun edebiyat dünyasına Huzursuzluk adlı kitabıyla girmiş, deyim yerindeyse o kitabıyla mest olmuştum. Sanırım o kitabın galeyanıyla hemen bir kitabını daha almalıyım deyip bu kitabı bir siparişin içerisine sıkıştırmışım.

Bir arkadaşım ile beraber kitabı okuyup üzerine konuşuruz diye bu kitaba başlamaya karar verdim. Kitaba başlamadan önce arka kapağı çoğu zaman okumam -hikayenin gelişimini tahmin etmeye çalışmak hoşuma gidiyor. Kitap başlar başlamaz beni büyük bir sürprizle karşıladı, kitap bir cinayet ile başlayınca açıkçası epey şaşırdım. Huzursuzluk kitabından mı kaynaklanıyor bilmiyorum, Zülfü Livaneli’ni hiç cinayet kurgusu ile bağdaştıramadım. Kitabın ilk kısmında sıkılmadım desem yalan olur, basit ve sıradan bir kitap gibi başladı fakat özellikle kitaba adını veren bölümde merakımı yerinde tutamadım. Kitabın başında gene bir cinayeti mi çözeceğiz düşüncesi okudukça yıkıldı, hatta bir ara cinayeti unuttum, kahramanımızın kardeşinin hikayesine kaptırdım kendimi. Kitap bir yerden sonra beni bırakma dercesine kendisini okutturdu. Sonra bir bakmışım ki kitap bitmiş. Kitabın finali güzeldi, cinayetin çözümlenmesi kısmı bildiğimiz klasik sonlardandı desem sanırım ne demek istediğimi anlarsınız.

Kitabın bazı kısımlarında güzel tespitler vardı, misal ‘’Hani insan her şeyi unutarak yaşayabilirdi fakat her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı.’’ cümlesinde olduğu gibi üzerine konuşulacak çok güzel cümleler vardı. Bir insanla yeni tanıştıktan sonra ‘’siz’’ ile başlayan cümlelerin nasıl olup da ‘’sen’’ kelimesine dönüştüğünün sorgulandığı bir kısım da bende önemli bir iz bıraktı. Fazla sayıda tanıdık gelen paragraflara ve cümlelere denk gelsem de bundan çok rahatsız olduğumu söyleyemem.

Kitap kesinlikle beklentimin altında kaldı. Daha kitabın başında evine giren kişi sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olması ve kapıyı çalan bir gazetecinin bir kapı çalmasıyla günlerce kalacak kadar içeri rahat girebilmesi bende çelişkilere neden oldu.

Kimi sayfalarda aşırı derece rahatsız olduğumu, acaba bıraksam mı dediğim kısımlar oldu. Sanki alttan alttan kültürümüzü deformasyona uğratmaya çalışıyordu. Evde yapılan kahvaltıdan ve akşam yemeklerinden bahsederken sanki kendimi bu ülkede yaşamıyor gibi hissettim. Kitabın bir yerinde evin temizliği ile ilgilenen Hatice hanımın getirdiği yemeği beğenmeyip köpeğe vermesi de bende ufak çaplı bir şok yarattı.

Bu kitap bende bir hayal kırıklığına neden olduysa da keşke yerine başka bir kitap okusaymışım da demedim. Bir başka Zülfü Livaneli kitabında, bu kitapta rahatsız olduğum kısımları da dikkate alarak okuyacağım. Umarım kitabın kahramanından kaynaklı bu tarz tercihlerde bulunmuştur demekle yetinmekten başka elimden bir şey gelmiyor.

0 378

I

Bej rengi bir duvarın üstüne ince çekilmiş mavi bir şerit ve pembemsi bir zemin. Bir kadın vardır duvarda, kimsenin çıtı çıkmazken bile sessiz olun diye bakar gözlerimizin içine. İnce ve uzun koridorlar her zaman diğer ince ve uzun bir koridora bağlanır. Koridor boyunca karşılıklı sandalyeler ve bu sandalyeler üzerinde çaresizce bekleyen insanlar vardır. Koridorlar kendine has bir koku içerir. Genellikle sevilmeyen bir koku olsa da bazı koridorlarda algılarımız bizi yanıltır. Yeni doğacak bebeğini bekleyen baba bu kokudan o an rahatsız olmazken, aynı koridora acil hastasını getiren bir baba için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Koridorlar hızlı bir hareket akışına sahiptir, burada yavaş olan bir şey varsa o da çoğu zaman saatlerdir.  

Koridorların merdivenlerinden yukarı doğru çıkıldıkça gürültü ve hareket akışı yavaşlar. Bundan dolayıdır ki ameliyathane için üst kat tercih edilmiştir. Bu koridorda hastaların hareketli ayaklarının yerini sedyenin tekerlekleri alır. Beyazlar içinde yatan hasta tedirgin gözlerle uğurlanır. Hasta uyutulurken sanki hasta yakınlarının da elleri bağlanıp beklemeye mahkum edilir.

Koridorda sessiz ve meraklı bekleyişler vardır. Hasta yakınları bir haber bekler, doktorlardan iyi bir haber. Kapılar her açıldığında koridorun pembe zeminini seyreden yüzler kapıya döner, oysa başka doktor başka hemşire veyahut başka bir hastadır çıkan.  Beklenen beklendiği kadar kolay gelmez, bazen saatlerce iki güzel kelimeye hasret kalınır. Bir sonraki açılan kapı bize güzel haber getirecek diye umut devam eder. Her kapı açılmasıyla kapıdan beklenip de gelmeyen o haber acılara tuz biber olur.

Haberi alan diğer yakınlar hastaneye gelir, hasta yakınlarına destek olmak istenir. Hastane kapısına tanıdıktır bu yüzler, kapıdan girdikten sonra danışmadan hastanın bulunduğu yer öğrenilir ve ardından hasta yakınlarının yanına varılıp destek olmak istenir. Böyle zamanlarda kelimelerin gücü hasta yakınlarını kendine getirecek kadar kuvvetli değildir, yalnızca istenilen kişiden istenilen şeyleri duymak isterler. Aslında hasta yakınları da kısmi bitkisel hayattadır. Acıkmaz ve susamazlar. Bazen kendilerinde kafalarını kaldıracak gücü bulurlar, en samimi dualar bu zamanlarda edilir. Konuşacak güçleri yoktur fakat içerlerden haykırırlar. Bu haykırışlar kimi zaman gözyaşı olarak açığa çıkar. Kimisi gözyaşlarını saklamaya çalışır, kimisinin ise buna bile gücü yoktur. Koridora hakim olan bütün renkler güzel şeyler anlatır aslında ancak hastanın gözlerini sis kaplamıştır. O bej renkli koridorlar üstlerine üstlerine gelir de gelme diyemezler. Bir zaman sonra koridorun kokusu da hissedilmez çünkü ilk dakika ile hisler koku ile bütünleşmeye başlamıştır, hafızaya çivi gibi çakılırlar. Bu koku bundan sonra size hatıra defterine yazılmış anılar gibi hatırlatacaktır yaşadıklarınızı.

II

Ameliyathane aydınlık ve bir o kadar da soğuktur. Burası dünyanın en çok hayat kurtarılan yeridir fakat kimse burada olmayı tercih etmez. İçeride ciddiyet son derece yüksektir ve işine hakim bir çok doktor ve ekibi tarafından işlemler yürütür. Kimi hasta için 5 dakika süren operasyonlar ekmek kovalamak için yeterliyken kimi hasta için saatler boyu süren ameliyatlar sadece bir başlangıçtır.

Hasta içeridedir ve dünya hakkında herhangi bir fikri yoktur. Dışarıdaki hasta yakınları için zaman donmuşken hasta içinse hayat donmuştur. Bu yüzden dışarıda hasta beklemekten daha kolaydır içeride olmak. Ameliyathane yatağında yatan, yeni doğmuş bir bebekten daha fazla dışa bağımlıdır. Acısını dile getiremez, gözlerini açamaz. Yüzüne takılan maske ile nefes alırken serumlardan besin alır. Kimi zaman kalbi bile çalışmayı unutur, bu sırada doktor hemen şok cihazı ile kalbe dışarıdaki bekleyişi hatırlatmaya çalışır. Şok cihazı aslında bir umut kaynağıdır, hem hastaya hem de yakınlarına. Belki de halihazırda yavaş ilerleyen saatin yoluna konulan bir engel olur. Kimse duymak istemez kötü bir haber, bu yüzdendir ki umut eder.

III

Doktorlar için bir hastadır. Hasta yakınları hastayı canlarından bir parça olarak algılarken doktor için o yardıma ihtiyacı olan bir bireydir. Hasta yakınları daha duygusal yaklaşırken doktorlar için somut düşünceler daha ağır basmaktadır. Bundan dolayı doktorların yüzleri çoğu zaman hasta yakınlarına ifadesiz gelir, bundan dolayı rahatsız da olurlar ki hastanede tatsız doktor-hasta/hasta yakını ilişkilerine rastlanır. Soğuk ameliyat odasında doktorun alnındaki her damla ter verilen emeğin en büyük kanıtıdır. Hastanın hayat mücadelesinde doktorlar verilen savaşın en kritik noktasındadır.

Ameliyat biter, doktor ameliyathaneden çıkar, hasta yakınlarının yanına gelir ve…

0 379

Bir cinayet toplum için faydalı olabilir mi? Bir suç bizi olağanüstü bir insana dönüştürebilir mi? Kitapta bu soruları hissettiğimi söyleyebilirim, kitabın cinayete kadar olan kısmını kısaca özetleyip daha sonra kitapla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Raskolnikov Rusya’nın ufak bir yerinden Petersburg’a hukuk okumaya gelmiş, geleceğe ışıkla bakan biridir. Raskolnikov okulunu bitirip ailesini ve kendi hayatını maddi sıkıntılardan kurtarmayı düşünmektedir fakat okul zamanı yaşadığı maddi sıkıntılar bize Raskolnikov için ‘’eski bir hukuk öğrencisidir’’ cümlesini kurduracaktır. Raskolnikov’un ailesinden gelen ve özel ders vererek kazandığı para dışında bir geliri yoktur. Zamanla yaşanılan olumsuz durumlarla maddi darlığa düşen Raskolnikov okulunu bırakmak zorunda kalır. Bu sırada psikolojik bir bunalıma giren Raskolnikov zamanla kaldığı odanın kirasını vermekte bile zorluklar yaşar.

Raskolnikov paraya ihtiyaç duyduğunda rehinci bir yaşlı kadına eşya rehin eder. Rehinci yaşlı kadın, toplum için hiçbir işe yaramayan, insanların düştüğü maddi sıkıntıları fırsat bilip onların bu zayıflıkları ile para kazanan biridir. Rehinci kadın kazandığı parayı öldüğünde bir kiliseye bağışlanması vasiyet edip, yaptığı bunca kötülükle cennete gitmeyi düşünmektedir. Daha sonra içerisinde bulunduğu maddi sıkıntılar ve yaşadığı psikolojik bunalımlar Raskolnikov’a bir cinayet fikri uyandırır. Raskolnikov bu kadını öldürmenin topluma faydalı bir hizmet olduğunu düşünmektedir.

Raskolnikov bir gün rehinci kadına tıpkı bir eşyayı rehin vermeye gittiği gibi gidip kafasında bir cinayet planı oluşturacaktır. Eşyaları hangi sandıkta ve nerede sakladığını, sandık anahtarının nerede olduğunu ve bu cinayeti nasıl işleyebileceğini düşünür ve bir plan kurar. Kimi zaman bu cinayet fikrinden vazgeçer.

Bir meyhanede yaşlı bir adamla sohbete giren Raskolnikov’a yaşlı adam kendisinden bahseder, bir kızının olduğunu ve bedenini satarak ailesine bakmaya çalıştığını söyler. Bunu duyan Raskolnikov şok olmuştur, ardından annesinden gelen bir mektupta kız kardeşinin birisiyle nişanlandığı, nişanlısının zengin olduğunu ve artık bu maddi sıkıntılardan kurtulacaklarını, kendilerinin de Petersburg’a geleceğinden bahsetmektedir. Raskolnikov bu mektuba hiç sevinmez ve tıpkı meyhanede karşılaştığı yaşlı adamın kızı ile kendi kız kardeşini aynı keseye koyar. Kız kardeşi de ailesi için aşık olmadığı birisiyle evleneceği fikri onu rahatsız etmektedir. Zaman zaman cinayetten vazgeçse de yaşanılan olaylar ve içinde bulunduğu psikolojik durum bu cinayeti kaçınılmaz kılar.

Raskolnikov bir balta ile yaşlı kadını öldürüp daha sonra rehin eşyaları çalacak ve toplum için bir iyilik yapacaktır. Planı gerçekleştirmek için rehinciye tıpkı rehin verecek gibi giden Raskolnikov eve girer ve rehinciyi balta ile öldürür. Rehin eşyalardan bir miktar çaldıktan sonra beklenmeyen bir kadın -rehincinin kız kardeşi- kapıdan içeri girer ve kadın yaşlı rehincinin öldürüldüğünü görür, ardından Raskolnikov bu kadını da orada baltalayarak öldürmek zorunda kalır. Artık suç işlenmiştir, çaldığı rehin eşyaları bir taşın altına gömer ve kirada kaldığı odasına gidip uyur.

Olaylar buradan sonra gelişmeye devam eder. Kimin katil olduğuna dair bir kanıt bulunmaz, birilerinden şüphelenilir ancak Raskolnikov’dan şüphelenen olmaz. Raskolnikov işlediği cinayet ve vicdanı ile başbaşa kalır. Artık o bir katildir ve vicdanı onu rahat bırakmaz. Kitap bundan sonra bu olaylar çerçevesinde gelişmektedir. Buradan sonrasını sizin okuyup kendi düşüncelerinizle yorumlamanız daha iyi olacaktır.

Kitap için yorumuma gelecek olursak, kitapta aslında arada kalmış bir karakter görmekteyiz. Kendisini bulunduğu mevkiye layık görmeyen ama şartlardan dolayı layık olduğu mevkiye de yükselemeyen karakterin çırpınışlarını daha ilk sayfalarda hissediyoruz. Kitapta bu arada kalmış karakterin cinayeti işlemeden ve işledikten sonraki psikolojik durumunu yazar bizlere çok iyi sunuyor. Suç işlenmeden önce sahip olduğu psikolojik durum zaten kötüyken işlenilen suç ile bu durum daha da kötüleşiyor ve bunu kitabı okurken birebir şahit oluyoruz.

Kitabı okurken işlenilen suçun doğru olup olmadığını kendime sormadım değil. O psikolojide ben olsam ne yapardım bunu da düşündüm. Bir suç ne kadar güzel planlanırsa planlansın, hiçbir delil ortada bırakılmasın, yakalanmanız da mümkün olmasın diye kabul etsek bile o suçu işleyen olarak vicdanımızın bunu biliyor olması bize gereken cezayı verecektir. Bunun çerçevesinde düşündüğümüz zaman sanırım suç işlemek göründüğü kadar basit olmayan bir eylem. En azından suçu işledikten sonra gelişen olaylar ve insanın kendi vicdanı ile olan savaşı bize verilen en büyük ceza olarak düşünüyorum.

Bununla beraber karakterimizin geleceğe dönük güzel planlarının olması ve başarılı bir kişi olması ise onun böyle bir suçu işlemeye hiçbir hakkı yokmuş gibi bir duruma sokuyor. Yani karakterden beklenti yüksek olunca onu böyle bir suçla toplumun kabul etmeyeceği düşüncesi kafasını sarıyor.

Aslında kitap da karakterimizin psikolojik durumunun toplumun baskısından da nasıl etkilediğini görüyoruz. Sürekli toplumdan uzaklaşma isteği ve kendini kimseye anlatamaması, anlatsa bile kimsenin onu anlayamayacağı düşüncesini ile girilen yalnızlık da gözler önüne seriliyor. Toplumdaki sınıfların suça ne kadar yatkın olduğu genel olarak kitapta görülürken özellikle kitabın bir kısmında yaşanılan hırsızlığa benzer bir olayla iyice vurgulanıyor.

Kitabın bir başka kısmında ise suç üzerine Raskolnikov birisiyle konuşuyor. Bu kısımda suç ve suçlu üzerine olan farklı bir diyalog var. Açıkçası kitabın en sevdiğim kısımlarından birisi de burasıydı.

Kitabı çok uzun bir zaman aralığında okuduğum için belli başlı sıkıntılar yaşadım, yazacaklarıma siz kitabı okurken dikkat ederseniz sizin için daha doyurucu bir okuma olabilir. Kitabın içerisinde birçok yan hikaye var, bu yan hikayeler kitabın ilerisinde rayına oturmaya başlıyor ama uzun bir zaman aralığında okumamdan dolayı bu yan hikayelerdeki detaylar benden çabuk silindi ve bu yan hikayeleri rayına oturttururken zorluk yaşadım. Ayrıca kitapta bulunan karakterlerin birden fazla isimleri var ve isimlerin yabancı olması, birbirine benzemesinden dolayı sürekli bu kimdi diye çelişkiye düştüm. Karakterleri hatırlamakta epey beni yordu. Ve itiraf etmeliyim ki olayları ve kişileri hatırlamak için kimi zaman internetten yardım aldım.

Dünya klasiği olma ünvanını sonuna kadar hak eden ve derin psikolojik tahlilleri olan bir kitaptı. Ayrıca bu kitap bitince içimde bir hüzün de oluştu. Böyle bir eseri tekrar aynı heyecanla okumam mümkün olmayacak sanırım fakat bu eseri okumanın da bana kattığı çok şey olduğunu düşünerek bir yandan da bu hüzün yok oldu. Uzun ve keyifli bir maratondu. Sanırım ileri tekrar okuyacağım ve kitaplığımın en güzel yerinde duracak eserler arasında oldu.

0 588

Çocukluk döneminin birey olma yolundaki rolü hakkında hepimizin az çok bilgisi vardır. Çocukluk çağında başlayan, çocuğun kendini yetersiz hissettiği konularda oluşan aşağılık duygusu ile çocuğun ileride karşılaşacağı sorunları göz önüne alan bir eser. Oluşan aşağılık duygusu ile çocuğun toplumdan kopması ile başlayan sorunlar birey olma konusunda ne gibi sonuçları meydana getirdiğini, bunların nasıl anlaşıldığını ve ne şekilde çözülebileceğini gibi konulara yazar örnekler vererek anlatılıyor.

İlk cümlemde ”…hepimizin az çok bilgisi vardır.” derken bu konunun ne kadar geniş bir konu olduğunu ve aslında dışarıdan bakıldığında çocuğun ailenin ilk, ikinci veya sonuncu çocuğu olmasının bile ne kadar önemli olduğunu ve birçoğumuzun bu gibi detaylardan haberimizin olmadığını söylemek istedim. Örnek vermek gerekirse ailenin ilk çocuğunun anne ve babası tarafından büyük bir sevgi ile büyütülmesi ve çocuğun aile içinde gözbebeği olması aslında çok uzun sürmeyecektir. İkinci çocuğun doğmasıyla bu durum ortadan kalkacaktır. Artık bütün bu sevgi şöleni küçük kardeşine geçecek olan birinci çocuk tahtından olacaktır. Bununla beraber başlayan rekabet ise ileride daha büyük sorunları meydana getirecektir. Kitap genel olarak yetersizlik, aşağılık ve üstünlük duygularını anlatmakla beraber okulda öğretmenin rolünü, toplumun birey olma üzerindeki rolünü de bizlere anlatıyor.

Bireylerin toplum için, toplumun ise birey için öneminin sık sık vurgulandığı bu kitapta herkes kendinden bir şeyler bulacağına eminim. Kitabın dili anlaşılır bir şekilde olmasına rağmen yazardan mı yoksa çeviriden mi kaynaklandığını bilemediğim bir devrik cümle yapısı var ki kimi yerde aynı cümleyi üç dört kez okumak zorunda kaldım. Konulara verilen hasta örnekleri anlaşılabilirliği arttırıyor ve anlatılan bilgileri pekiştirmede yardımcı oluyor. Bireysel psikolojinin kurucu olan Alfred Adler ile bu kitapla tanışmakla beraber, bu tanışıklığımızı diğer kitapları ile devam ettireceğimi düşünüyorum. Herkese güçlü birey olma yolunda başarılar diliyorum!

0 1139

Doğan Cüceloğlu ile daha önce İnsan ve Davranışı kitabı ile tanışıp her sayfada ayrı bir hayranlık, her konuda farklı bir şaşırma ile tanışmıştım. Daha sonra TV programlarını ve internet üzerinden yazılarını takip etmeye başladım. Geçtiğimiz günlerde Evlenmeden Önce adlı kitabının çıkacağını gördüm ve alınacak kitaplar arasına ekledim. Kitaplarım geldiğinde ilk başladığım kitap Evlenmeden Önce oldu.

Evlenmeden Önce herkesin çok rahatça okuyabileceği bir dil ile yazılmış. Doğan Cüceloğlu’nun evlilikle ilgili mektuplar ile konuları desteklediği ve anlatımları oldukça güçlendirdiğini söyleyebilirim. Kitap baştan sona bir sohbet havasında ilerliyor. Kitaptaki mektuplar ile kimi sayfalarda yaşanılan olaylara üzülüyor, kimi sayfalarda eşlerin verdiği mücadelelerin sonucunda ortaya çıkan başarılar ile seviniyorsunuz. Evlilik kurumu farklı pencerelerden irdelenip bu kurumda yola çıkacağınız eşinizi seçerken dikkat edilmesi gereken konulara vurgu yapılıyor.

Kitabın bende olan etkisini yazmadan bitirmek istemiyorum. Kitapla birlikle evlilikle ilgili aklımda olan bazı soru işaretlerine cevap bulabildiğimi söyleyebilirim. Kimi yerlerde ne kadar yanlış düşündüğümü ve bunun sonunun felaketlere götürebileceğini, benim övündüğüm bazı davranışlarımın aslında ne kadar yanlış olduğunu, farkında olmadan yanlış düşüncelere sahip olduğumu gördüm. Ayrıca bazı düşüncelerimin doğru olduğunu ve bunların evlilik kurumu için ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bundan sonra evlilik kurumuna daha bilinçli bir gözle bakacağıma hiç şüphem yok. İyi ki okudum diyebileceğim, aklıma bir soru işareti düştüğünde tekrar göz atabileceğim bir kitap oldu. Toplumumuzun bu kitapta yazılanlara ihtiyacı olduğunu ve Evlenmeden Önce adı gibi evlenmeden önce okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keyifli okumalar!

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.