Anasayfa Authors Posts by Murat Gencer

Murat Gencer

51 Mesaj 2 Yorumlar

0 14

Günümüzde yabancı dilin önemini bilmeyen yoktur. Çoğumuzun karşısına iş hayatında, eğitim hayatında veyahut bir turist karşısında yabancı dil ihtiyacı çıkıyor. Benim gibi eğitim için yabancı dile ihtiyaç duyanların ise karşısına belli başlı bazı sınavlar beliriyor. Bunlardan bazıları ise YDS ve Yökdil. İki sınavda aslında birbirine benzer yönler içeriyor fakat YDS hem kapsam hem de seviye olarak Yökdil’in birkaç seviye üstünde. Bence bu seviye farkı hem kaynak olarak hem de çalışma yöntemi olarak birbirinden çok da ayrılmıyor. İki sınava çalışacaklar için de benzer bir çalışma programı gerekiyor. Yalnız YDS’de bu takvim biraz daha uzun soluklu oluyor.

Benim YDS-Yökdil sürecim akademide kalma isteğim üzerine başlamış oldu. Başta nasıl bir çalışma yöntemi izlemem gerektiğim hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Herhangi bir kurs veya dershane düşünmediğim için bunu kendi başıma nasıl halledebilirim diye düşünmeye başladım. İlk olarak doğru kaynak bulmak konusunda bir kitapçıya gittim, burada farklı yayınevlerinin kitaplarını inceledikten sonra Modadil Yayınlarının özellikle PassageWork Ön Hazırlık serisi kitapları, daha sonra gene aynı yayınevine ait olan YDS Sınav Stratejileri 1-2 kitaplarını ve Akın Dil & Yargı Yayınevine ait olan Read for Speed adlı kitap hoşuma gitti. Bu kitapları satın aldıktan sonra bir süre – yaklaşık 3-4 ay- kapaklarını açmaya fırsatım olmadı.

Aradan geçen süre sonunda nihayet YDS-Yökdil sınavlarına çalışmak için uygun zaman gelmişti. Sınava çalıştığım süreçte lisans 4.sınıf öğrencisiydim, bu süreçte hem lisans derslerim hem de bitirme tezimle uğraşıyordum, kalan zamanımda ise yabancı dil için hazırlık yapmam gerekiyordu. Öncelikle hangi seviyede olduğumu aşağı yukarı belirlemek için internetten bir YDS denemesi indirdim ve göz ucuyla çözebilirim dediğim iki soruyu işaretleyip sorulara odaklandım. Sınavda 80 soru var ve çözerim diyebildiğim yalnızca iki soru vardı, çözdükten sonrası ise tam bir hüsran, iki soruyu da yanlış cevaplamıştım. Sınava yaklaşık 4 ay gibi bir süre ve benim sınavdan en az 55 almak gibi bir hedefim vardı. Bir hayal kırıklığı olmadı desem yalan olur elbette, İngilizcemin iyi olmadığını biliyordum fakat çözerim dediğim iki soruyu da yanlış cevaplamış olmam dengemi alt üst etmeye yetti. Böylece seviyemin en baştan başlamak olduğunu öğrenmem benim için hiç zor olmadı.

Sınava çalışmaya başlamadan önce rakibi iyi tanımak gerekiyor, internette ufak bir araştırma ile sınavın yoğun bir kelime bilgisi istediğini gördüm. Tabi ki kelime bilmek de soru çözmeye yetmiyor, çeviri de yapmamız isteniyor. Ayrıca YDS ve Yökdil’de kimisi ortak olan bazı soru tipleri var, mesela hem YDS’de hem de Yökdil’de ortak olan paragraf soruları, cloze test, kelime soruları, İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye çeviri soruları var. Sadece YDS’ye özgü olan ise örneğin İngilizceden İngilizceye çeviri soruları mevcut. Siz gireceğiniz sınavda -YDS veya Yökdil- hangi soru tipleri var ise bunları bilip her soru tipinin üzerine ayrıca düşmelisiniz. Mesela İngilizceden Türkçeye ve Türkçeden İngilizceye çeviri soruları başta bana çok zor görünmüştü fakat internet üzerinden bu tipleri üzerine birkaç video izledikten sonra soruların gayet kolay bir şekilde çözülebildiğini gördüm. Sözün özüne gelecek olursak soru tiplerine nasıl yaklaşmak gerektiğini bilmek bize büyük bir avantaj sağlıyor.

Sınav sürecim boyunca kullandığım kaynaklardan sizlere bahsetmek istiyorum. Kaynak seçimi yaparken inceleyip beğendiğim ve çevremden aldığım tavsiyelere dikkat ettiğimi belirtmek isterim. Şimdi kaynaklara bir göz atalım.

PassageWork Ön Hazırlık Seti (Modadil Yayınları)

Hem kelime öğrenip hem de nasıl çeviri yapabilirim sorusuna en iyi cevap daha önce kitapçıda beğenmiş olduğum PassageWork Ön Hazırlık kitapları oldu aslında. PassageWork Ön Hazırlık 6 kitaptan oluşuyor ve her kitapta 30 metin var, her metin 5 bölümden oluşuyor, bu bölümler ise

  1. Parçadaki Önemli Kelimeler/Yapılar/Eş Anlamlılar,
  2. Parçanın Okunması,
  3. Çeviri Çalışması,
  4. Dilbilgisi Analizi ve
  5. Okuma Parçası Soruları/Alıştırmalarından oluşuyor.

Paragraflar gayet temel bir seviyeden başlıyor ve her paragraf ile kelime öğrenmiş ve çeviri yapmış oluyoruz, ayrıca dilbilgisi yapılarını ve bu yapıların çeviriye olan etkilerini görmekle beraber sınavdaki paragraf soruları tarzında sorular ile soru çözmeye alışıyoruz. Ben bu kitaba çalışırken bilmediğim her kelimeyi not ettim ve bu kelimeleri haftalık olarak tekrarladım. Böylelikle kelime bilgim hızlı bir şekilde arttı. Ayrıca kelimeleri metinler içerisinde gördükçe de aklıma iyice kazınmış oldu. Çevirilerin yavaş yavaş hem dilbilgisi hem de kelime bilgisi olarak seviyesinin arttığını söyleyebilirim, mesela kitabı ilk aldığım zaman kitabın ilerideki bir metnini çeviremiyorken zamanla kitapta ilerleyip o metne geldiğimde ise rahatlıkla çevirebildiğimi görmek bende ilerlediğimin ve başarabildiğimin bir göstergesi oldu. Yökdil sınavına kadar 4 kitabı bitirebildim. Ben sınav sürecinde en çok bu kitapla gelişim gösterdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

60 Günde YDS Kelimeleri (Modadil Yayınları)

Bunun dışında Modadil Yayınevine ait olan 60 Günde YDS Kelimeleri adlı kitabı da edindim, kitap günlük olarak 20 kelime, eş anlamları, örnek cümle ile cümlelerin çevirileri ve alıştırmalardan oluşacak şekilde hazırlanmış. Bütün kitaptaki günlük alıştırmaları sınava kadar bitirdim. Günde 20 dakika gibi bir süre ayırmak günlük kısmı bitirmeye yetiyordu fakat bu kitaptan pek memnun kalmadım. Sürekli önceki günün kelimelerini tekrar etmek gerekiyor yoksa çok çabuk unutuluyor. Açıkçası geriye dönüp baktığımda çoğu kelimeyi unuttuğumu fark ettim. Gene de hangi kelimeye çalışsam bugün diyecekler için bir alternatif olabilir.

YDS Sınav Stratejileri (Modadil Yayınları)

Bu kitap serisi ise benim satın aldığım zaman 4 kitaptan oluşuyordu fakat şimdi 5.kitabı olan Özgür Denemeler de çıkmış. Bu kitap bende mevcut değil, diğer 4 kitaptan kullandıklarımdan bahsedeceğim. 1.kitap dilbilgisi konularını anlatıyor, bu kitabı hakkıyla kullandığımı söyleyemeyeceğim. Kitap dilbilgisi konularını güzel bir şekilde anlatıyor hatta önemli yerleri güzel şekilde de vurguluyor fakat başlangıçta bu kitap bana biraz ağır geldi, kitaptan asıl faydalandığım zaman PassageWork Ön Hazırlık Setinin 3.kitabını bitirdiğim zaman oldu. Bundan sonra zaten sınava 20-25 gün gibi bir sürem kalmıştı ve bu kadar sürede elimden geldiği kadar faydalanmaya çalıştım. Bence kendi çabasıyla çalışacaklar için güzel bir kitap.

Serinin 2.kitabı ise soru tipleri üzerine, daha önceden bahsettiğim gibi soru tiplerini bilmek bize büyük avantaj sağlıyor. Bu kitaba da hakkıyla bakamadım fakat bu kitaptan okuduklarımın çok işe yaradığını söylemem gerekir. Bu kitapta soru tiplerine nasıl yaklaşılması gerektiği ve çözerken dikkat edilmesi gereken yerleri öğrenmiş oldum. Ayrıca soru tipleri üzerine birazdan bahsedeceğim Youtube gibi online kaynaklardan da faydalanmış oldum ve soru tipleri üzerinde yeteri kadar bilgim olmuş oldu.

Serinin 3.kitabı olan Özgün Soru Bankası ise her soru tipi için soru içeriyor. Bu kitabı bitiremedim fakat ihtiyacımı karşılayacak kadar soru çözdüğümü söyleyebilirim. Bu kitap dışında zaten soru bankasına ihtiyaç duymadım.

Serinin bendeki son kitabı olan 4.kitabı ise Kelime Bankası. Bu kitap bu serinin en az kullandığım kitabı. Sınavdaki kelime sorularına benzer sorular mevcut ve hem sorunun hem kelimelerin Türkçeleri soru içinde yazıyor. Benim gözlerim hemen şıkların Türkçelerine kaydığı için ben pek faydasını göremedim bu kitabın.

YÖKDİL Fen Check-Up 5 Özgün Deneme Sınavı (Modadil Yayınları)

Sınava son 10 gün kala deneme çözmeye başladım. Bence denemenin kalitesi oldukça iyiydi, sınavda benzer konularda sorular geldiğini söyleyebilirim. Deneme ile hem sınavdaki soruları iyice tanımış oldum hem de kendimi sınava adapte ettim. Denemeleri hep süre tutarak gerçekten sınav ciddiyetinde çözdüm, ilk deneme puanım 38,25 iken son denemede de 56,25’e kadar yükselttim. Her denemede bilmediğim kelimeleri çıkartıp bunların tekrarını yaptım ayrıca yaptığım yanlışların sebeplerini öğrenip bunlara daha dikkat etmeye başladım. Bence deneme seti gerçek sınava göre bir tık daha zordu. Ayrıca bu deneme hariç bütün kaynaklarımı YDS sınavına göre tercih ettim.

Online Kaynaklar

Online olarak aslında sayamayacağım kadar fazla kaynak takip ettim. Bunlardan öncelikle bahsetmem gereken Ercüment Cem Çuhadar adlı bir Youtube kanalıydı. Burada sınavda çıkan tüm soru tiplerine ait çözüm videoları mevcut, kesinlikle videolardan faydalandığımı söyleyebilirim. Özellikle dilbilgisi ve bağlaç soruları için olan videolarına mutlaka göz atın.

2.olarak ise Moda Dil Akademisi adlı Youtube Kanalının deneme ve çıkmış soru çözüm videolarıydı. Buralarda soruları yaklaşım tarzlarını ve çıkmış yada çıkabilecek potansiyelde soruları da görmüş oldum. Ayrıca kendilerinin İnstagram sayfalarını da takip ettim.

Bunlar başlıca faydalandığım kaynaklardı. Bunlar dışında da faydalandığım birçok yer oldu fakat kimisinin 3 dakikalık bir videosunu izledim, kimisinin ise kısa bir yazısını okudum. Faydalandığım kaynaklar kısaca böyleydi.

Sınava çalışma sürecinde fark ettiğiniz gibi ağırlıklı olarak Modadil Yayınlarının kaynaklarını kullandım. Bunun sebebi ise başka kendim kitapçıda beğendiğim kitaplar arasında olmalarıydı. Daha sonra YDS’ye hazırlanan bir büyüğümün bu kaynakların çok başarılı olduğunu söylemesi üzerine oldu. Açıkçası kendimin beğenip, tavsiye de almam üzerine bütün çalışmalarımı tek bir yayından yapmanın daha doğru olacağını düşündüm.  Bir ara kendilerinin online derslerini de düşünsem bile hem zamandan hem maddi açıdan uygun olmadığım için online derslerine katılamadım. İstisna olarak Read for Speed kitabını da aldım fakat hala ciltli bir şekilde duruyor, onun seviyesi biraz yüksekmiş ayrıca elimdeki PassageWork’ün 5 ve 6. kitabı da bitmeyince Read for Speed kitabına başlamadım. Kaynaklardan memnun olduğumu söyleyebilirim ancak şu unutulmamalıdır ki sınavı kazandıran kaynaklardan daha çok bizim verdiğimiz çabada bitiyor. 

Yökdil sınav günü gelip çatmıştı. Dolu dolu olmayan 4 aylık çalışma sürecini geride bırakıp sınava girdim, sınavda hiç stres yapmadan güzel bir şekilde cevaplayıp çıktım, 55 puanı aşmam gerekiyordu ve gün geldi sonuçlar açıklandı. 65 puan almıştım. Aslında 55-60 arasında bir puan bekliyordum, sınav sonrası soru kitapçığından hatırladığım cevapları kontrol ettiğimde 50 puandan daha fazla alacak kadar doğru cevapladığımı ve hatırlamadıklarımla 60 civarı bir not alacağımı tahmin ediyordum, pek de yanılmamışım beklentim konusunda.

Sınav ilginç bir sınav, bence iyi İngilizce konuşuyor olmak bu sınavdan iyi bir puan alabilineceği anlamına gelmiyor veya bu sınavdan yüksek puan almak iyi İngilizce konuşulacağı anlamına da gelmiyor. Sınava ilk kez girecekler için muhakkak kaynak seçmeden önce bir denemeye göz atmanızı tavsiye ederim, en azından seviyenizi görüp ona göre kaynak bakmış olursunuz. Ayrıca Yökdil sınavı yapılamayacak kadar zor bir sınav değil. Doğru bir şekilde motive olup düzenli ve devamlı bir şekilde çalışıldığında yüksek puanlar alınacağına eminim. Şunu da belirtmekte fayda var, ben Yökdil sınavına girdiğimde sınavı Anadolu Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi ortak hazırlıyordu fakat artık Yökdil sınavı da ÖSYM’ye geçti. Sınavda bir değişiklik yaparlar mı, yaparlarsa ne gibi değişiklik olur bir bilgim yok. Şimdiden herkese başarılar dilerim.

0 110

Bir sultan ve bir şah, ikisi de Türk, ikisi de Müslüman ve ikisi de bir lider. Birisi Tebriz’i, diğeri İstanbul’u istiyor. Dini davalar sebebiyle karşı karşıya gelecek olan iki liderin satrançtan tutun da mektuplara kadar olan savaşı, sonunda da Türkün Türkle, Müslümanın Müslümanla savaştığı hatta kardeşin kardeşle vuruştuğu bir muharebe ile sonuçlanıyor. Savaş kadar içerisinde aşkın da mücadelesi bulunuyor. Büyük bir insan topluluğuna hükmeden liderlerin bir kadın karşısında nasıl yenilgiye uğradıklarını da gösteriyor bizlere. Aşk işte dedim kendi kendime, koca bir imparatorluğa sahip olabiliyorken, emrinde sayısız emir kulu varken bir kişiye mağlup olmak demekti.

Tarihin duygulara büründüğü bir kitap, içerisinde temel iki kişi var ve kitabın büyük bir kısmını bu kişiler gözünden seyrediyoruz. Bir sultanı seyrederken bir şahı seyrediyoruz. Liderlerin kimi zaman siyasi düşüncelerini görürken kimi zaman da onların ince şairane yanlarını görüyoruz. Bir savaşın öncesinden tutun da savaşın getirdiği sonuçlara kadar olaylara bir çok farklı pencereden bakma fırsatımız oluyor.

Bu romanı okurken açıkçası kendimi tarihimden ne kadar uzak büyüdüğümü de gördüm. Hani bazı kitaplar olur ya, kendisi bitmeden yeni kitapları alışveriş sepetine eklettiren, işte tam öyle bir romandı. Kitap içerisinde olayları okudukça tarihe olan merakım artmadı desem yalan söylemiş olurum. Şimdiye kadar içerisinde ilk defa okuyup ”Aaa, yok artık” dediğim kısımlar oldu. Kimi zaman göğsümün kabardığı, kimi zaman gözlerimin yaşardığı oldu.

İskender Pala ile tanıştığım kitap oldu ayrıca. Bir arkadaşımın tavsiye üzerine okudum ve çok geç kaldığımı da fark ettim. Başka bir kitabı ile İskender Pala’nın yazarlığını tanımaya devam etmem gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi kendime şu cümleleri kuruyorum, ”Evet Murat, şimdi aynı keyfi hangi tarihi roman verecek sana? ”. Sanırım bu kitap üstüne uzun bir süre tarihi roman okumamam gerekiyor ki okuduğum tarihi roman Şah&Sultan’ın gölgesi altında kalmasın. Evet kendime hala gelemediğimi biliyorum.

0 174

Kitap tercihlerimi yaparken genellikle tanımadığım yazarlar için kitabın konusuna bakıp alırken, daha önce tanışmış olduğum yazarlar içinse okuduğum kitapları hoşuma gitmişse herhangi bir kitabını daha alıp o yazardan devam ederim.

Zülfü Livaneli ile önce şarkıları ile tanışmış sonra onun edebiyat dünyasına Huzursuzluk adlı kitabıyla girmiş, deyim yerindeyse o kitabıyla mest olmuştum. Sanırım o kitabın galeyanıyla hemen bir kitabını daha almalıyım deyip bu kitabı bir siparişin içerisine sıkıştırmışım.

Bir arkadaşım ile beraber kitabı okuyup üzerine konuşuruz diye bu kitaba başlamaya karar verdim. Kitaba başlamadan önce arka kapağı çoğu zaman okumam -hikayenin gelişimini tahmin etmeye çalışmak hoşuma gidiyor. Kitap başlar başlamaz beni büyük bir sürprizle karşıladı, kitap bir cinayet ile başlayınca açıkçası epey şaşırdım. Huzursuzluk kitabından mı kaynaklanıyor bilmiyorum, Zülfü Livaneli’ni hiç cinayet kurgusu ile bağdaştıramadım. Kitabın ilk kısmında sıkılmadım desem yalan olur, basit ve sıradan bir kitap gibi başladı fakat özellikle kitaba adını veren bölümde merakımı yerinde tutamadım. Kitabın başında gene bir cinayeti mi çözeceğiz düşüncesi okudukça yıkıldı, hatta bir ara cinayeti unuttum, kahramanımızın kardeşinin hikayesine kaptırdım kendimi. Kitap bir yerden sonra beni bırakma dercesine kendisini okutturdu. Sonra bir bakmışım ki kitap bitmiş. Kitabın finali güzeldi, cinayetin çözümlenmesi kısmı bildiğimiz klasik sonlardandı desem sanırım ne demek istediğimi anlarsınız.

Kitabın bazı kısımlarında güzel tespitler vardı, misal ‘’Hani insan her şeyi unutarak yaşayabilirdi fakat her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı.’’ cümlesinde olduğu gibi üzerine konuşulacak çok güzel cümleler vardı. Bir insanla yeni tanıştıktan sonra ‘’siz’’ ile başlayan cümlelerin nasıl olup da ‘’sen’’ kelimesine dönüştüğünün sorgulandığı bir kısım da bende önemli bir iz bıraktı. Fazla sayıda tanıdık gelen paragraflara ve cümlelere denk gelsem de bundan çok rahatsız olduğumu söyleyemem.

Kitap kesinlikle beklentimin altında kaldı. Daha kitabın başında evine giren kişi sayısının bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az olması ve kapıyı çalan bir gazetecinin bir kapı çalmasıyla günlerce kalacak kadar içeri rahat girebilmesi bende çelişkilere neden oldu.

Kimi sayfalarda aşırı derece rahatsız olduğumu, acaba bıraksam mı dediğim kısımlar oldu. Sanki alttan alttan kültürümüzü deformasyona uğratmaya çalışıyordu. Evde yapılan kahvaltıdan ve akşam yemeklerinden bahsederken sanki kendimi bu ülkede yaşamıyor gibi hissettim. Kitabın bir yerinde evin temizliği ile ilgilenen Hatice hanımın getirdiği yemeği beğenmeyip köpeğe vermesi de bende ufak çaplı bir şok yarattı.

Bu kitap bende bir hayal kırıklığına neden olduysa da keşke yerine başka bir kitap okusaymışım da demedim. Bir başka Zülfü Livaneli kitabında, bu kitapta rahatsız olduğum kısımları da dikkate alarak okuyacağım. Umarım kitabın kahramanından kaynaklı bu tarz tercihlerde bulunmuştur demekle yetinmekten başka elimden bir şey gelmiyor.

0 335

I

Bej rengi bir duvarın üstüne ince çekilmiş mavi bir şerit ve pembemsi bir zemin. Bir kadın vardır duvarda, kimsenin çıtı çıkmazken bile sessiz olun diye bakar gözlerimizin içine. İnce ve uzun koridorlar her zaman diğer ince ve uzun bir koridora bağlanır. Koridor boyunca karşılıklı sandalyeler ve bu sandalyeler üzerinde çaresizce bekleyen insanlar vardır. Koridorlar kendine has bir koku içerir. Genellikle sevilmeyen bir koku olsa da bazı koridorlarda algılarımız bizi yanıltır. Yeni doğacak bebeğini bekleyen baba bu kokudan o an rahatsız olmazken, aynı koridora acil hastasını getiren bir baba için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Koridorlar hızlı bir hareket akışına sahiptir, burada yavaş olan bir şey varsa o da çoğu zaman saatlerdir.  

Koridorların merdivenlerinden yukarı doğru çıkıldıkça gürültü ve hareket akışı yavaşlar. Bundan dolayıdır ki ameliyathane için üst kat tercih edilmiştir. Bu koridorda hastaların hareketli ayaklarının yerini sedyenin tekerlekleri alır. Beyazlar içinde yatan hasta tedirgin gözlerle uğurlanır. Hasta uyutulurken sanki hasta yakınlarının da elleri bağlanıp beklemeye mahkum edilir.

Koridorda sessiz ve meraklı bekleyişler vardır. Hasta yakınları bir haber bekler, doktorlardan iyi bir haber. Kapılar her açıldığında koridorun pembe zeminini seyreden yüzler kapıya döner, oysa başka doktor başka hemşire veyahut başka bir hastadır çıkan.  Beklenen beklendiği kadar kolay gelmez, bazen saatlerce iki güzel kelimeye hasret kalınır. Bir sonraki açılan kapı bize güzel haber getirecek diye umut devam eder. Her kapı açılmasıyla kapıdan beklenip de gelmeyen o haber acılara tuz biber olur.

Haberi alan diğer yakınlar hastaneye gelir, hasta yakınlarına destek olmak istenir. Hastane kapısına tanıdıktır bu yüzler, kapıdan girdikten sonra danışmadan hastanın bulunduğu yer öğrenilir ve ardından hasta yakınlarının yanına varılıp destek olmak istenir. Böyle zamanlarda kelimelerin gücü hasta yakınlarını kendine getirecek kadar kuvvetli değildir, yalnızca istenilen kişiden istenilen şeyleri duymak isterler. Aslında hasta yakınları da kısmi bitkisel hayattadır. Acıkmaz ve susamazlar. Bazen kendilerinde kafalarını kaldıracak gücü bulurlar, en samimi dualar bu zamanlarda edilir. Konuşacak güçleri yoktur fakat içerlerden haykırırlar. Bu haykırışlar kimi zaman gözyaşı olarak açığa çıkar. Kimisi gözyaşlarını saklamaya çalışır, kimisinin ise buna bile gücü yoktur. Koridora hakim olan bütün renkler güzel şeyler anlatır aslında ancak hastanın gözlerini sis kaplamıştır. O bej renkli koridorlar üstlerine üstlerine gelir de gelme diyemezler. Bir zaman sonra koridorun kokusu da hissedilmez çünkü ilk dakika ile hisler koku ile bütünleşmeye başlamıştır, hafızaya çivi gibi çakılırlar. Bu koku bundan sonra size hatıra defterine yazılmış anılar gibi hatırlatacaktır yaşadıklarınızı.

II

Ameliyathane aydınlık ve bir o kadar da soğuktur. Burası dünyanın en çok hayat kurtarılan yeridir fakat kimse burada olmayı tercih etmez. İçeride ciddiyet son derece yüksektir ve işine hakim bir çok doktor ve ekibi tarafından işlemler yürütür. Kimi hasta için 5 dakika süren operasyonlar ekmek kovalamak için yeterliyken kimi hasta için saatler boyu süren ameliyatlar sadece bir başlangıçtır.

Hasta içeridedir ve dünya hakkında herhangi bir fikri yoktur. Dışarıdaki hasta yakınları için zaman donmuşken hasta içinse hayat donmuştur. Bu yüzden dışarıda hasta beklemekten daha kolaydır içeride olmak. Ameliyathane yatağında yatan, yeni doğmuş bir bebekten daha fazla dışa bağımlıdır. Acısını dile getiremez, gözlerini açamaz. Yüzüne takılan maske ile nefes alırken serumlardan besin alır. Kimi zaman kalbi bile çalışmayı unutur, bu sırada doktor hemen şok cihazı ile kalbe dışarıdaki bekleyişi hatırlatmaya çalışır. Şok cihazı aslında bir umut kaynağıdır, hem hastaya hem de yakınlarına. Belki de halihazırda yavaş ilerleyen saatin yoluna konulan bir engel olur. Kimse duymak istemez kötü bir haber, bu yüzdendir ki umut eder.

III

Doktorlar için bir hastadır. Hasta yakınları hastayı canlarından bir parça olarak algılarken doktor için o yardıma ihtiyacı olan bir bireydir. Hasta yakınları daha duygusal yaklaşırken doktorlar için somut düşünceler daha ağır basmaktadır. Bundan dolayı doktorların yüzleri çoğu zaman hasta yakınlarına ifadesiz gelir, bundan dolayı rahatsız da olurlar ki hastanede tatsız doktor-hasta/hasta yakını ilişkilerine rastlanır. Soğuk ameliyat odasında doktorun alnındaki her damla ter verilen emeğin en büyük kanıtıdır. Hastanın hayat mücadelesinde doktorlar verilen savaşın en kritik noktasındadır.

Ameliyat biter, doktor ameliyathaneden çıkar, hasta yakınlarının yanına gelir ve…

0 342

Bir cinayet toplum için faydalı olabilir mi? Bir suç bizi olağanüstü bir insana dönüştürebilir mi? Kitapta bu soruları hissettiğimi söyleyebilirim, kitabın cinayete kadar olan kısmını kısaca özetleyip daha sonra kitapla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Raskolnikov Rusya’nın ufak bir yerinden Petersburg’a hukuk okumaya gelmiş, geleceğe ışıkla bakan biridir. Raskolnikov okulunu bitirip ailesini ve kendi hayatını maddi sıkıntılardan kurtarmayı düşünmektedir fakat okul zamanı yaşadığı maddi sıkıntılar bize Raskolnikov için ‘’eski bir hukuk öğrencisidir’’ cümlesini kurduracaktır. Raskolnikov’un ailesinden gelen ve özel ders vererek kazandığı para dışında bir geliri yoktur. Zamanla yaşanılan olumsuz durumlarla maddi darlığa düşen Raskolnikov okulunu bırakmak zorunda kalır. Bu sırada psikolojik bir bunalıma giren Raskolnikov zamanla kaldığı odanın kirasını vermekte bile zorluklar yaşar.

Raskolnikov paraya ihtiyaç duyduğunda rehinci bir yaşlı kadına eşya rehin eder. Rehinci yaşlı kadın, toplum için hiçbir işe yaramayan, insanların düştüğü maddi sıkıntıları fırsat bilip onların bu zayıflıkları ile para kazanan biridir. Rehinci kadın kazandığı parayı öldüğünde bir kiliseye bağışlanması vasiyet edip, yaptığı bunca kötülükle cennete gitmeyi düşünmektedir. Daha sonra içerisinde bulunduğu maddi sıkıntılar ve yaşadığı psikolojik bunalımlar Raskolnikov’a bir cinayet fikri uyandırır. Raskolnikov bu kadını öldürmenin topluma faydalı bir hizmet olduğunu düşünmektedir.

Raskolnikov bir gün rehinci kadına tıpkı bir eşyayı rehin vermeye gittiği gibi gidip kafasında bir cinayet planı oluşturacaktır. Eşyaları hangi sandıkta ve nerede sakladığını, sandık anahtarının nerede olduğunu ve bu cinayeti nasıl işleyebileceğini düşünür ve bir plan kurar. Kimi zaman bu cinayet fikrinden vazgeçer.

Bir meyhanede yaşlı bir adamla sohbete giren Raskolnikov’a yaşlı adam kendisinden bahseder, bir kızının olduğunu ve bedenini satarak ailesine bakmaya çalıştığını söyler. Bunu duyan Raskolnikov şok olmuştur, ardından annesinden gelen bir mektupta kız kardeşinin birisiyle nişanlandığı, nişanlısının zengin olduğunu ve artık bu maddi sıkıntılardan kurtulacaklarını, kendilerinin de Petersburg’a geleceğinden bahsetmektedir. Raskolnikov bu mektuba hiç sevinmez ve tıpkı meyhanede karşılaştığı yaşlı adamın kızı ile kendi kız kardeşini aynı keseye koyar. Kız kardeşi de ailesi için aşık olmadığı birisiyle evleneceği fikri onu rahatsız etmektedir. Zaman zaman cinayetten vazgeçse de yaşanılan olaylar ve içinde bulunduğu psikolojik durum bu cinayeti kaçınılmaz kılar.

Raskolnikov bir balta ile yaşlı kadını öldürüp daha sonra rehin eşyaları çalacak ve toplum için bir iyilik yapacaktır. Planı gerçekleştirmek için rehinciye tıpkı rehin verecek gibi giden Raskolnikov eve girer ve rehinciyi balta ile öldürür. Rehin eşyalardan bir miktar çaldıktan sonra beklenmeyen bir kadın -rehincinin kız kardeşi- kapıdan içeri girer ve kadın yaşlı rehincinin öldürüldüğünü görür, ardından Raskolnikov bu kadını da orada baltalayarak öldürmek zorunda kalır. Artık suç işlenmiştir, çaldığı rehin eşyaları bir taşın altına gömer ve kirada kaldığı odasına gidip uyur.

Olaylar buradan sonra gelişmeye devam eder. Kimin katil olduğuna dair bir kanıt bulunmaz, birilerinden şüphelenilir ancak Raskolnikov’dan şüphelenen olmaz. Raskolnikov işlediği cinayet ve vicdanı ile başbaşa kalır. Artık o bir katildir ve vicdanı onu rahat bırakmaz. Kitap bundan sonra bu olaylar çerçevesinde gelişmektedir. Buradan sonrasını sizin okuyup kendi düşüncelerinizle yorumlamanız daha iyi olacaktır.

Kitap için yorumuma gelecek olursak, kitapta aslında arada kalmış bir karakter görmekteyiz. Kendisini bulunduğu mevkiye layık görmeyen ama şartlardan dolayı layık olduğu mevkiye de yükselemeyen karakterin çırpınışlarını daha ilk sayfalarda hissediyoruz. Kitapta bu arada kalmış karakterin cinayeti işlemeden ve işledikten sonraki psikolojik durumunu yazar bizlere çok iyi sunuyor. Suç işlenmeden önce sahip olduğu psikolojik durum zaten kötüyken işlenilen suç ile bu durum daha da kötüleşiyor ve bunu kitabı okurken birebir şahit oluyoruz.

Kitabı okurken işlenilen suçun doğru olup olmadığını kendime sormadım değil. O psikolojide ben olsam ne yapardım bunu da düşündüm. Bir suç ne kadar güzel planlanırsa planlansın, hiçbir delil ortada bırakılmasın, yakalanmanız da mümkün olmasın diye kabul etsek bile o suçu işleyen olarak vicdanımızın bunu biliyor olması bize gereken cezayı verecektir. Bunun çerçevesinde düşündüğümüz zaman sanırım suç işlemek göründüğü kadar basit olmayan bir eylem. En azından suçu işledikten sonra gelişen olaylar ve insanın kendi vicdanı ile olan savaşı bize verilen en büyük ceza olarak düşünüyorum.

Bununla beraber karakterimizin geleceğe dönük güzel planlarının olması ve başarılı bir kişi olması ise onun böyle bir suçu işlemeye hiçbir hakkı yokmuş gibi bir duruma sokuyor. Yani karakterden beklenti yüksek olunca onu böyle bir suçla toplumun kabul etmeyeceği düşüncesi kafasını sarıyor.

Aslında kitap da karakterimizin psikolojik durumunun toplumun baskısından da nasıl etkilediğini görüyoruz. Sürekli toplumdan uzaklaşma isteği ve kendini kimseye anlatamaması, anlatsa bile kimsenin onu anlayamayacağı düşüncesini ile girilen yalnızlık da gözler önüne seriliyor. Toplumdaki sınıfların suça ne kadar yatkın olduğu genel olarak kitapta görülürken özellikle kitabın bir kısmında yaşanılan hırsızlığa benzer bir olayla iyice vurgulanıyor.

Kitabın bir başka kısmında ise suç üzerine Raskolnikov birisiyle konuşuyor. Bu kısımda suç ve suçlu üzerine olan farklı bir diyalog var. Açıkçası kitabın en sevdiğim kısımlarından birisi de burasıydı.

Kitabı çok uzun bir zaman aralığında okuduğum için belli başlı sıkıntılar yaşadım, yazacaklarıma siz kitabı okurken dikkat ederseniz sizin için daha doyurucu bir okuma olabilir. Kitabın içerisinde birçok yan hikaye var, bu yan hikayeler kitabın ilerisinde rayına oturmaya başlıyor ama uzun bir zaman aralığında okumamdan dolayı bu yan hikayelerdeki detaylar benden çabuk silindi ve bu yan hikayeleri rayına oturttururken zorluk yaşadım. Ayrıca kitapta bulunan karakterlerin birden fazla isimleri var ve isimlerin yabancı olması, birbirine benzemesinden dolayı sürekli bu kimdi diye çelişkiye düştüm. Karakterleri hatırlamakta epey beni yordu. Ve itiraf etmeliyim ki olayları ve kişileri hatırlamak için kimi zaman internetten yardım aldım.

Dünya klasiği olma ünvanını sonuna kadar hak eden ve derin psikolojik tahlilleri olan bir kitaptı. Ayrıca bu kitap bitince içimde bir hüzün de oluştu. Böyle bir eseri tekrar aynı heyecanla okumam mümkün olmayacak sanırım fakat bu eseri okumanın da bana kattığı çok şey olduğunu düşünerek bir yandan da bu hüzün yok oldu. Uzun ve keyifli bir maratondu. Sanırım ileri tekrar okuyacağım ve kitaplığımın en güzel yerinde duracak eserler arasında oldu.

0 550

Çocukluk döneminin birey olma yolundaki rolü hakkında hepimizin az çok bilgisi vardır. Çocukluk çağında başlayan, çocuğun kendini yetersiz hissettiği konularda oluşan aşağılık duygusu ile çocuğun ileride karşılaşacağı sorunları göz önüne alan bir eser. Oluşan aşağılık duygusu ile çocuğun toplumdan kopması ile başlayan sorunlar birey olma konusunda ne gibi sonuçları meydana getirdiğini, bunların nasıl anlaşıldığını ve ne şekilde çözülebileceğini gibi konulara yazar örnekler vererek anlatılıyor.

İlk cümlemde ”…hepimizin az çok bilgisi vardır.” derken bu konunun ne kadar geniş bir konu olduğunu ve aslında dışarıdan bakıldığında çocuğun ailenin ilk, ikinci veya sonuncu çocuğu olmasının bile ne kadar önemli olduğunu ve birçoğumuzun bu gibi detaylardan haberimizin olmadığını söylemek istedim. Örnek vermek gerekirse ailenin ilk çocuğunun anne ve babası tarafından büyük bir sevgi ile büyütülmesi ve çocuğun aile içinde gözbebeği olması aslında çok uzun sürmeyecektir. İkinci çocuğun doğmasıyla bu durum ortadan kalkacaktır. Artık bütün bu sevgi şöleni küçük kardeşine geçecek olan birinci çocuk tahtından olacaktır. Bununla beraber başlayan rekabet ise ileride daha büyük sorunları meydana getirecektir. Kitap genel olarak yetersizlik, aşağılık ve üstünlük duygularını anlatmakla beraber okulda öğretmenin rolünü, toplumun birey olma üzerindeki rolünü de bizlere anlatıyor.

Bireylerin toplum için, toplumun ise birey için öneminin sık sık vurgulandığı bu kitapta herkes kendinden bir şeyler bulacağına eminim. Kitabın dili anlaşılır bir şekilde olmasına rağmen yazardan mı yoksa çeviriden mi kaynaklandığını bilemediğim bir devrik cümle yapısı var ki kimi yerde aynı cümleyi üç dört kez okumak zorunda kaldım. Konulara verilen hasta örnekleri anlaşılabilirliği arttırıyor ve anlatılan bilgileri pekiştirmede yardımcı oluyor. Bireysel psikolojinin kurucu olan Alfred Adler ile bu kitapla tanışmakla beraber, bu tanışıklığımızı diğer kitapları ile devam ettireceğimi düşünüyorum. Herkese güçlü birey olma yolunda başarılar diliyorum!

0 1100

Doğan Cüceloğlu ile daha önce İnsan ve Davranışı kitabı ile tanışıp her sayfada ayrı bir hayranlık, her konuda farklı bir şaşırma ile tanışmıştım. Daha sonra TV programlarını ve internet üzerinden yazılarını takip etmeye başladım. Geçtiğimiz günlerde Evlenmeden Önce adlı kitabının çıkacağını gördüm ve alınacak kitaplar arasına ekledim. Kitaplarım geldiğinde ilk başladığım kitap Evlenmeden Önce oldu.

Evlenmeden Önce herkesin çok rahatça okuyabileceği bir dil ile yazılmış. Doğan Cüceloğlu’nun evlilikle ilgili mektuplar ile konuları desteklediği ve anlatımları oldukça güçlendirdiğini söyleyebilirim. Kitap baştan sona bir sohbet havasında ilerliyor. Kitaptaki mektuplar ile kimi sayfalarda yaşanılan olaylara üzülüyor, kimi sayfalarda eşlerin verdiği mücadelelerin sonucunda ortaya çıkan başarılar ile seviniyorsunuz. Evlilik kurumu farklı pencerelerden irdelenip bu kurumda yola çıkacağınız eşinizi seçerken dikkat edilmesi gereken konulara vurgu yapılıyor.

Kitabın bende olan etkisini yazmadan bitirmek istemiyorum. Kitapla birlikle evlilikle ilgili aklımda olan bazı soru işaretlerine cevap bulabildiğimi söyleyebilirim. Kimi yerlerde ne kadar yanlış düşündüğümü ve bunun sonunun felaketlere götürebileceğini, benim övündüğüm bazı davranışlarımın aslında ne kadar yanlış olduğunu, farkında olmadan yanlış düşüncelere sahip olduğumu gördüm. Ayrıca bazı düşüncelerimin doğru olduğunu ve bunların evlilik kurumu için ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bundan sonra evlilik kurumuna daha bilinçli bir gözle bakacağıma hiç şüphem yok. İyi ki okudum diyebileceğim, aklıma bir soru işareti düştüğünde tekrar göz atabileceğim bir kitap oldu. Toplumumuzun bu kitapta yazılanlara ihtiyacı olduğunu ve Evlenmeden Önce adı gibi evlenmeden önce okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keyifli okumalar!

0 775

Sadık Hidayet, Üç Damla Kan kitabında da kendinden hiçbir şey kaybetmeden, ”Sonrasında ne olur?” düşünmeden yazmış. Hayatında rahatsız olduklarını dökmüş satırlara.

Kitap içinde 11 farklı hikaye ile farklı farklı konularda bir şeyleri eleştiriyor. Anlatılanların İran’ın sosyal hayatını ele aldığı su götürmez bir gerçek. Kitabın dili oldukça sade ve akıcı. Sadık Hidayet resmen herkes okuyup gerçeklere sırtını dönmeyi bıraksın der gibi yalın yazmış. Sadık Hidayet bize şöyle söylüyor, ”Kime baksan, herkesin bir derdi var. Sözün özü şu ki, insanlar adam olmalı, okuryazar olmalı. Onlar eşek oldukça bizler de sırtlarına bineriz.”.

Her hikaye siyah bir şekilde son buluyor. Ölüm, kan, cinayet ve intihar kitabın üstüne bir bulut gibi sarmış. Kimi hikayede ihanetler havada uçuşurken kimi hikaye de bize bir dervişin peşinden giden bir öğretmeni anlatıyor. Öğretmen halkın yaşamını beğenmediği ve dervişlere özendiği için inzivaya çekilip yıllar boyunca okuyor ve nefsini öldürüyor, sonra karşılaştığı bir olayla gerçeklerin tahmin ettiği gibi olmadığını görüyor.. Tabi hikayenin sonunda Hidayet bizi pek de şaşırtmıyor. 

Dönemin İran’ını az çok tahmin eder oldum. Yaşadıkları şeylerden rahatsız olduğu kaçınılmaz ki yazar da bir noktadan sonra dayanamamış olanlara. Kitabın sonunda ise kendime bir kitap daha ne kadar karanlık olabilir diye sormadan edemiyorum. Kitabın ilk hikayesinde bulunan bir şiir ile veda ediyorum sizlere, görüşmek üzere!

”Ne yazık ki yine akşam oldu.
Bütün dünya karardı.
Bütün insanlar huzura kavuştu.
Bir benim ıstırap ve gamım arttı.

Dünyanın mizacında mutluluk olmaz.
Ölümden başka gam ilacı bulunmaz.
Ama çam ağacının altında, köşede
Yere damlamıştır üç damla kan.”

0 749

Sosyal medyada bir arkadaşım vasıtasıyla tanıdım kendisini. Paylaştıkları fotoğraflar ve fotoğrafla birlikte sunduğu bilgiler hoşuma gitti, daha sonra öğrendim ki kitabı da varmış. Gezip yeni yerler görmeyi seven birisi olarak da kitap ilgimi çekti ve alıp okumaya başladım.

Kitaba aslında yapacağım eleştirilerin bir çoğuna cevap verecek şekilde bir açıklama tarzı yazıyla başlamış. Örnek veriyorum yazının fontları biraz büyük olması gibi. Kitapta bulduğum en büyük eksiklik olayların zaman akışına göre olmamasıydı ve olayların tarihlerinin belirtilmemiş olmasıydı. Tarih olmamasında yazarı eleştirmek pek doğru olmaz aslında, çünkü yaşanan olayları takipçileri kitap haline getir deyince kitaplaştırdığı için tarihlerini hatırlaması pek mümkün olmayacaktır. Normalde kitapları azar azar okuyup kısa molalar veren birisi olarak bu kitapta uzun soluklu bir şekilde okuduğum oldu. Kitabın dili zaten akıcı ve bazı olaylar gerçekten kendini merak ettiriyor, böyle olunca da su gibi akıp gidiyor. Kitaba başladığım zamanlar kendim de bir gezide olduğum için sürekli okuma fırsatım olmadı, daha sonra kitabın bir yerde tekrara düştüğünü hissettim ve ara verdim okumaya. Başka kitaplar ve şartlardan dolayı da uzun bir süre okuyamadım. Tekrar elime aldığımda ise son yüz sayfayı oldukça hızlı okuduğumu söyleyebilirim. Kısacası kitap okunduğu taktirde bir hafta gibi sürede doya doya okunabilecek bir kitap.

Kitap içinde uçak yolculuklarından, konakladığı kişilerin evlerini anlatan kısımlardan tutun da seyahat ipuçlarından ölüm korkusuna kadar farklı farklı konularda yazılar bulunuyor, bir de şöyle süper bir şey var ki bazı yazıların sonunda kare kod kullanmış ve yazı hakkında fotoğraf ve/veya videolar var. Fotoğraf ve videolar ile olaylar iyice zihnime kazındığını hissettim. Bir eleştirim de burada var ki yazıda bahsettiği fotoğrafların hepsini kare kodla girdiğiniz adreste göremiyorsunuz, farklı projelerde kullanmak istiyor olabileceğini düşündüğüm gibi belki de paylaşılacak kadar güzel olmadığı için paylaşmamıştır diyorum kendi kendime.

Sonuç olarak keyifle okuduğum bir kitap oldu. Sanırım ikinci kitap da yolda ve çıktığında şüphesiz devamında yaşanan maceraları merakla okuyacağımı söyleyebilirim.

Kitap hakkında bilgi alabileceğiniz web adresini de eklemek isterim, buradan ayrıca kendisini de takip edebilirsiniz.

http://www.rotasizseyyah.com/

3 2167

Hava soğuk, bulutlar karşıdan yavaş yavaş üzerime doğru geliyor, kara bulutlar. Her pazar olduğu gibi gene aynı banka oturup benliğime doğru çekiliyorum. Bu bank güneşle birlikte uyanıyormuş, önce balıkçılar buraya kısmetlerini kovalamaya geliyormuş. Bende bu banka oturup duygularımdan uzaklaşmaya çalışıyorum -genelde başaramıyorum ama.  Yelkovan akrebi kovaladıkça insanlar önümüzden geçmeye başlıyor, herkes bir telaş halinde. Kimi elinde simitiyle pazar mesaisine giderken kimisi de eşi dostu ile boğazı turlamaya başlıyor. Bir baba ile ufak oğlu benim manzaramın önüne olta takımlarını kuruyor. Ufak oğlan sanırım ilk defa babasıyla balık tutmaya çalışacak, oldukça heyecanlı bir şekilde babasının hareketlerini izliyor.   Babası oğlu için kocaman balıklar yakalayacağını söyleyince ufaklık oldukça mutlu oluyor. Babasına “Okulda arkadaşlarım kocaman köpekbalıklarının olduğu bir akvaryuma gitmişler, ben de bu balıkları görmek istiyorum.” diye söyleyince babası ona burada o balıkların yavrularının olduğunu söylüyor. Ufaklık ister istemez üzülse de, en azından renkli renkli balık yavrularını göreceği için heyecanından merakla bir bekleyiş içinde yerinde duramıyor. Balıkçı her oltasını çekişinde heyecanlanan ufaklık renkli balıklar göremeyince her seferinde hayal kırıklığına uğruyor. Ufaklık, ‘’Baba bu balıklardan yiyeceğiz değil mi?” deyince babası, “Karnımız acıktığında yiyelim” cevabını veriyor. Bu sırada solucana kanan balıklar yavaş yavaş balıkçıların kovasını doldurmaya başlıyor.

Balıkçılar kısmetlerini beklerken bankla sohbete dalıyorum. Bank martıların balıklarla olan ilişkisini yakından tanıyormuş, yüksekten bırakılan sarkaç gibi gökyüzünden hızla alçalan martılar denizden balığı kapınca tekrar yükselmeye başlıyormuş. Kısmetinin peşinden koşanlar gözlerinin doymasını beklemeden yerini yenilere bırakıyormuş. Bankın ağzı yok ama kitaplar gibi o da iyi bir gözlemci.

Güneş bugün çok nazlı, kara bulutlara karşı gelemiyor, öğle saatleri olmasına rağmen oldukça siyahlara bürünmüş bir hava var. Sağ taraftan bir ses duymaya başlıyorum. Ufak bir kız çocuğu ve anne-babasını görüyorum. Ufak kız oldukça yeni gözüken bisikletinin zilini çala çala ilerlerken  gözü oltasını çeken bir balıkçıya takılıyor, misinaya takılan balıkların çırpınışını seyrederken taşa takılıp düşüyor. Anne-babası kızını kaldırmak için yaklaşırken balıkçının ufak oğlu kıza doğru yardıma gidiyor. Kız oğlana doğru istemem dercesine bağırıyor. Bizim ufak oğlan suçluluk duygusuyla babasının yanına dönüyor. Ufaklık bir mahkum edasıyla kızın ailesini izliyor. Bu sırada babası durumun farkında değil, oğlunun üzgün olduğunu görünce onu mutlu etmek için yolun karşı tarafında bulunan balıkçıdan ekmek arası balık yaptırıp meyve suyu ile birlikte oğluna uzatıyor. Birden yüzü gülen ufaklık, “Ekmeğimdeki balık hangi renkti babacım?” sorusunu yöneltiyor, babası cevap verdiği sırada evden getirdiği domates ve salatalığı, sabah fırından aldığı ekmeğin arasına doğramaya başlıyor. Onlar afiyetle yemeklerini yerken bende ufak kızın bizim oğlana yaptığı hareketin sebebini düşünmeye başlıyorum. İnsan demek ki bu yaşlarda el uzatana yüz çevirmeyi öğreniyor diyorum.

Ufak kız beni hayattan soyutlamayı başarıyor aslında. Benim bu bankta duygularımdan uzaklaşmam için beni buralara getiren kişi de acaba küçükken böyle miydi diye düşünmeden edemiyorum.  O da el uzatana yüz çevirmiş midir derken onun nasıl mükemmel bir insan olduğu aklıma geliyor, yapmamıştır tabii ki diyerek olayı unutmaya çalışıyorum. Belki de sadece kendimi kandırıyorum. Ben onu unutmaya çalıştıkça sanki beni kovalar gibi canlanıyor zihnimde. Kovamıyorum, git diye bağırmak istedikçe gülümsüyorum ona doğru. Hayal meyal görüyorum, birisi yaklaşıp üzerime mont bırakıyor, tanıyorum sanki onu, ardından sessiz gelişi gibi tek kelime etmeden uzaklaşıp gidiyor. Ufak çıtırtılar ile balıkçının apar topar oğluna yolun karşısındaki binanın altında beklemesini söylediğini duyuyorum. Birden ensemde ıslaklık hissediyorum, yoldakn hızla geçen arabanın tekeri suyu banka doğru sıçratmış olsa gerek. Gözlerimi açtığımda ne ufaklığı ne de balıkçıları görebiliyorum, yağmur olan hızıyla insanları kapalı alanlara çekmiş. Sahilde tek başıma bankta oturuyorum. Sırtımda pembe bir mont ile ne soğuğu ne de yağmurun ıslaklığını hissetmediğimi fark ediyorum. Peki ya montu kim sırtıma bıraktı, hayal değil miydi o diye içimden geçiriyorum. Yoldan geçen insanlar deli görmüş gibi bana bakıyorlar, belki de doğru düşünüyorlar.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.