Anasayfa Blog 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Üzerine

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Üzerine

0 848

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü veya Dünya Kadınlar Günü. Hangisi kullanmak isterseniz kullanabilirsiniz. Bana soracak olursanız Dünya Emekçi Kadınlar Günü demeyi tercih ederim. Nedenini ise dilimin döndüğü kadar, bir erkek ne kadar anlatabilirse anlatmaya çalışacağım. Beni bu yazıyı yazdırmaya yönelten birkaç sebep var aslında. Kıymetini bilenler için çok özel bir gün fakat eminim birçok insan bu günün ne denli önemli olduğunun farkında değil.

Olaya çok derinden başlayacağım. Bunun kutlanılan bir günün öneminin daha iyi anlaşılması için daha doğru olacağını düşünüyorum.

Kadının yaratılışından söz etmek istemiyorum bunun sebebi ise farklı yerlere çekileceğini düşünmemden kaynaklanıyor. Kadının mitolojideki yaratılışı ve yakın tarihe kadar gösterilen anlayış yazımın en başında belirtmek isterim ki içler acısı. Kadınları savunmaya çalışan düşünürler, akademisyenler, siyasetçiler zamanında büyük suçlar işlemiş gibi yargılanmış hatta bunun yüzünden hayatından olmuşlar. Güzel şeyler söyleyerek başlamak isterdim ancak tarih bize bunları maalesef söylettirmiyor.

İsterseniz Yunan mitolojisinde kadının yaratılışı ile başlayalım.

“Zeus, Prometheus’dan sonra da, onun suç ortağı olarak gördüğü, erkekleri cezalandırır. Onlar için kötülük kaynağı olarak gördüğü kadını yaratır.’’ *1

Kötülük kaynağı olarak gördüğü kadını yaratır diyor, maalesef ki bunla da kalınmıyor. Ne kadar etkisi vardır tartışılır ancak buna benzer anlayış Yunan filozoflarda da görülüyor. Elbette aynı fikirde olmayan insanlar da mevcut fakat onlarda kendilerini kabul ettiremiyor.

İşte Yunan mitolojisi kadının yaratılışını böyle anlatıyor. Peki ya daha sonra neler oluyor biliyor musunuz?  Ünlü düşünür Platon’un(MÖ 427 – MÖ 347) kadınlar hakkındaki düşüncelerine bir bakış atalım isterseniz.

“Platon erkekler kadar kadınların da devleti yönetebileceğini düşünüyordu. Çünkü yöneticilerin şehir devletini akla dayanarak yönetmesi gerekliydi. Kadınların erkeklerle aynı eğitimi alıp çocuk bakımı ve ev işlerinden kurtulmaları halinde aynı akla sahip olabileceğine inanıyordu Platon. Üstelik devletin yöneticileri ve muhafızları arasında aile ve özel mülkiyeti ortadan kaldırmak niyetindeydi. Çocuk yetiştirme işi zaten tek tek kişilere bırakılmayacak kadar önemliydi. Devletin sorumluluğunda olmalıydı. Platon politik alanda yaşadığı bazı düş kırıklıkları ardından Yasalar adlı diyaloğu yazdı. Bu eserinde ‘’hukuk devleti’’ni ikinci en iyi devlet biçimi olarak sunar ve özel mülkiyetle aileye yeniden yer verir. Bu durumda kadınların özgürlüğü sınırlanmaktadır. Ama Platon aynı zamanda kadınları eğitmeyen bir devletin sadece sağ kolunu kullanan bir insana benzeyeceğini söyler.’’ *2

Evet, gördüğünüz gibi aslında kadınlar için güzel düşüncelere sahip olan Platon maalesef görüşlerini insanlara kabul ettirememiş. İşin asıl kötü yanı Platon’un öğrencisi olan Aristoteles’in(MÖ 367–MÖ 347) düşünceleri. İsterseniz birde Aristoteles’in düşüncelerine bakalım.

“Aristoteles kadında bir eksiklik olduğunu düşünüyordu. Kadını ‘’tamamlanmamış bir erkek’’ sayıyordu. Çoğalma sürecinde kadın pasif bir alıcı rolüne sahipti; erkek ise aktifti ve veren taraftı. Aristoteles bu yüzden çocuğun sadece babasının özelliklerini aldığına inanmıştı. Çocuğun bütün özelliklerini önceden babanın tohumunda hazırdı. Aristoteles’e göre kadın tohumu alıp başağı çıkaran toprağa benziyordu, erkek ise ‘’tohumu atan’’ kişiydi.’’ *3

Tamamlanmamış bir erkek diyor Aristoteles. Şimdi burada üzülmemiz gereken bir yer var aslında, Platon’un akademisinde öğrenci olan ve neredeyse Platon’la zıt görüşlere sahip olan bir öğrencinin düşünceleri. Bu düşüncelere sahip olması da üzülmemiz gereken bir nokta aslında ama olayın daha kötüsü Platon’un düşüncelerinin değil de Aristoteles’in düşüncelerinin insanlar tarafından kabul görmesi.

Şimdi ben empati kuruyorum, benim üstümde böyle bir baskı olsa ne denli bir başarı elde edebilirim. Bir şeyler için emek harcıyorum, çabalar gösteriyorum, en önemlisi inanmışım ve bunun için uğraşıyorum ancak birisi çıkıp geliyor ve bana sen tamamlanmamışsın diyor. Bunu söyleyen kişiyi dikkate almamak gerekir ama bu görüşe sahip bir toplumda hangisine kulak tıkayacağım ben? Sanırım bir yerden sonra inancım zayıflar ve pes ederim.

Psikolojik baskılar, bir insana yapılabilecek büyük kötülüklerden birisidir bence. Fiziki bir zarar vermiyorsundur ancak ilerlemesini istemediğin bir aracın yoluna engel koyuyorsundur. Araba sağlamdır ama gidemiyor artık. Çünkü gidecek yolunu kapatmışsındır. Yıllar yıllar önce siyahi insanlara yapılanlar da bu psikolojik baskılardı, aslında sonuçları günümüzde daha rahat görülebiliyor. Bruce Pery, Malcolm X Son Konuşmalar adlı kitabında şöyle anlatıyor:

“Hatta İncil şöyle söylemektedir: Tanrı çocuğunuzu size bağışlasın. Zenci olarak adlandırılan zavallı, kendi adını, dilini, kültürünü, tarihinin olmadığını sanır. Kendi vatanının olmadığını, tanrı kendisini lanetlediği için siyah olduğunu düşünür. O, çünkü o siyahtır. O siyah olduğu için değil aklını yitirdiği için lanetlenmiştir. Aklını kaybetmiştir, kendine ait bir akla sahip olması gerekirken bir beyazın aklına sahiptir.”

Burada Bruce Pery olayı çok güzel özetlemiş aslında, bu örnekteki psikolojik baskıyı kadın erkek olarak incelersek sanırım demek istediğim gayet anlaşılır olacaktır.

Ortaçağ Avrupası’nda kadınlara bakacak olursak durum gene iç açıcı değil.

“Kadınların, Ortaçağ’da günlük hayattaki etkinliği zaman zaman değişse de çoğunlukla ev işlerine ait roller üstlenmişlerdir. Kentli ve ev hizmetçisi olan kadınlar ise sadece evin temizlik, yemek gibi işlerini yapmakla kalmamıştır ve erkek efendilerinin de ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmıştır. Kentlerde yaşayan soylu kadınlar da kimi zaman diğer hemcinslerinden farklı olarak, kocaları bir feodal lorda hizmet etmeye ya da bir savaşa gittiklerinde kocalarının yerine geçmiş ve kocasının yokluğunda bazen sadece ev halkını bazen yüzlerce insanı yönetmişlerdir. (Genç, 2011)’’ *4

“Ortaçağ’da özgür bir kadın ile özgür olmayan bir erkeğin birlikteliği ise gayrimeşru olarak nitelendirilmiştir. Bu duruma “contubernia” denerek ayıplanmıştır. Ancak bunun tam zıttı bir şekilde erkeklerin köle kadınlarla cinsel ilişkiye girmesinde hiçbir sakınca yoktur. (Genç, 2011)’’ *5

“Cadı avı; cadı olduğuna inanılan kimselerin yakalanması, yargılanarak veya yargılanmadan cezalandırılması. Tarihte cadı avları genellikle cadıların yakılarak veya linç edilerek öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. Geçmişte Avrupa’da cadılıkla suçlananların yaklaşık dörtte üçü kadındı. Kadın-erkek oranı bölgeler arasında farklılık gösteriyordu. Suçlananların çoğu yoksul ve yaşlı kadınlardı.’’*6

Bana söyleyecek pek bir şey kalmıyor. Göründüğü gibi durum apaçık ortada. Aslında ortaçağda kadına yönelik daha birçok şey var ancak hem yazının kısa ve öz hem de bu alıntıların sahiplerine haksızlık etmemek için daha fazla örnek veremeyeceğim. İsterseniz kaynakçadan durumun ne kadar kötü boyutta olduğunu okuyarak görebilirsiniz.

Evet yaklaşık bu anlayış 1800’lü yıllara kadar devam etmiş. Artık birileri bu duruma ses çıkarmaya başlamış ancak sonuç gene hüzün.

“- Fransız devrimi sırasında kadın hakları için en çok uğraşanlardan biri de Olympe de Gouges’du. 1791’de, yani Devrim’den iki yıl sonra bir Kadın Hakları Beyannamesi yayımlandı. Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde kadınların doğal haklarına çok fazla yer verilmiş değildi. Olympe de Gouges kadınlar için erkeklerle tamı tamına aynı hakları istiyordu.
– Peki ya ne oldu sonuç?
-1793’te idam edildi. Ve kadınlara her türlü politik faaliyet yasaklandı.” *7

Bu tabi ki hep böyle devam etmedi, Olympe de Gouges aslında bir devrim yapmıştı ancak günümüzde kendisini tanıyan sayısı oldukça az maalesef. Olaylar bundan sonra ise şöyle gelişti:

“Asıl 19. yüzyılda güçlendi kadın hareketi -hem Fransa’da hem de Avrupa’nın diğer bölgelerinde. Ve bu mücadele çok yavaş da olsa meyve verdi sonunda. Örneğin Norveç’te kadınlar 1913’te seçme hakkı elde etti.” *8

Sonunda kadınlara hak tanınmaya başlanıyor. 19. Yüzyıla kadar durum oldukça vahim fakat artık bir şeyler değişmeye başlıyor. Aslında 8 Mart’a adını veren olaya geldik. Peki bu 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nereden geliyor diye sorulacak olursak onu da aşağıya ekliyorum.

“8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 120 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı. 26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen çeşitli gösterilerde anılmaya başlanmasıyla Batı Bloku ülkelerinde daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti. Türkiye’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı.” *9

Gördüğünüz gibi artık kadınlarda kendi haklarını savunmaya başlıyor. Bundan sonrası zaten oldukça hızlı ilerliyor. Hızlıdan kastım tabi ki yaşanan kadın tarihi üzerinden hızlı, yoksa hala günümüzde bile kadınlar için eşit bir dünya diyebilmek zor.

Ülkemiz için kadın haklarına bakacak olursak aslında bu konuda Avrupa ile paralel ilerlediğini söyleyebilirim. Ne kadar tarafsız olur bilmiyorum ancak milliyetçi damarlarımdan dolayıdır belki de ben Türklerin diğer millet veya ülkelere göre kadına verdiği değeri her zaman daha olumlu olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmak istemiyorum, zamanına göre diğer ülkelerden daha olumlu bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Şunu da belirtmek isterim ki günümüz için bu cümleyi söylemeyi çok isterdim ama üzgünüm.

Bizde 1843 ile eşit miras hakkı, kadının köle ve cariye olarak alınıp satılmasının yasaklanması, eğitim hakkı, kadınlar için iş hayatı gibi kadına yönelik haklar tanınmaya ve kanunlaştırılmaya başlıyor.  Atatürk ile aslında en büyük haklar tanınmaya başlıyor. 1926’da Türk Medeni Kanun’u, 1930’da Seçme Seçilme Hakkı ile kadın haklarında birçok devletten daha ileriye gidiyoruz. Temel taşlar böyle atılıyor işte.

Buradan sonra daha çok kendi yorumlarımı kullanacağım. Lütfen beni erkekler bir hiç zaten gibisinden eleştirmeyin. Ben konuya Emekçi Kadınlar Günü olarak bakıyorum. Umarım derdimi şu iki satırla dile getirebilmişimdir.

Beni bu yazıyı yazmaya iten en büyük sebep bu paragrafta bahsedeceklerim aslında. Kadının tarihini paylaşmayı çok istedim, çünkü ben kitaplarda bu satırları okurken bazen kitabı bırakıp olanları kendimce yorumlamaya çalıştım, tabi ki bir mantığa oturtamadım, o zamanın düşünce yapısı zamanına göre mantıklı geliyor ve bunlar yaşanmıştır dedim kendi kendime ancak bir türlü kendimi o dönemde yaşatamadım. Nasıl bir düşünce yapısı olabilir dedim, düşünüyorum kendimi o zaman yaşayan birisi olarak, birisi geliyor ve bu kadın cadı deyip asıyorlar. Ezbere yaşadığımız günlerin değerinin bilinmesini istedim açıkçası, bir alışveriş çılgınlığından daha çok şu yaşanılanların görülmesini istedim. Umarım bu yazı hedeflerinize giden yolda sizlere güç katar, zamanında sadece eşitlik istedikleri için canları veren insanlar sizlere daha güçlü kadın olma yolunda bir sebep olur.

Kadının dünya tarihinden sonra aslında en başta annelerimize sarılmamız, aramızda olmayanlar için dua etmemiz gerekiyor. Ufacık yaşta evlenmek zorunda kalan, çocuk büyütmekten ev işlerine koşan, kocasından bir gülücüğü eksik etmeyen, yeri geldiğinde beraber gülen ve ağlayan kadınlar elbette emekçidir. Bugünün adı elbette Emekçi Kadınlar Günü olmalıdır. Emek demek başka birisinin buyruğu altında çalışmak değildir; hastayken size gelen sıcak bir çorba, kadınların zor günler için kuruş kuruş biriktirdiği para, sizin canınınız bir parçasını 9 ay taşıması, onu büyütmesi bir emek değil midir? Hangi kadın şu dünya da emek harcamamıştır söyler misiniz?

Çok şey yazmak, sabahlara kadar konuşmak istiyorum. Hakan Günday “Doğu’da kızlar, kadın doğar. Ecellerinden önce ölürler. İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki artık toprak bile dişidir. Bu yüzden Toprak Ana diye bilinir. Perilerin şanı buradan gelir. Diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsizdir ve çoraktır. Buna da kadının intikamı denir.” diyor. Burada Hakan Günday Doğu’yu örnek vermiş ancak maalesef sadece doğuyla sınırlı değil bu anlatılanlar. Neden günümüz için bunu söylemek isterim ama üzgünüm dedim şimdi daha anlaşılır olmuşumdur sanırım. Ülkemiz maalesef bu konuda çok yaralanmış durumda. Çok fazla örnek vermeye ihtiyaç duymuyorum.

Türk tarihinde kadın “analık” ve “kahramanlık” sıfatlarına sahipti. Kahramanlardı, kahramanlar çünkü. Çok uzağa gitmiyorum, kadınlara yeni yeni haklar tanınmaya başlandığı yıllara bakalım. Benim tahminime göre bu haklardan bile haberi yoktur kahraman anamızın. Yıl 1877, kahramanımız Nene Hatun, ülkesini korumak için erkek çocuğu ve 3 yaşındaki kızını bırakarak orduya katılıyor, hem de ülkesini taşla, sopayla, kazma ve kürekle savunuyor.  1.Dünya savaşında kadın kahramanlarımız askerine ve evladına mermi taşıyor, çorap örüyor. Daha fazla kahramanlık örneğe ihtiyaç var mı?

Bir ortamda bir kadının olması bile ortama ciddiyet katıyor. Evi dişi kuş kurar diyoruz, evet gerçekten dişi kuş kurup dişi kuş yönetiyor. Her ne kadar kadınlar arka planda gözükse de aslında evin temel direği oluyor kadınlar. Herkesle gülünüyor ama bütün dertler, sıkıntılar gece beraber konuşuluyor. Kimi zaman erkek kimi zaman kadın destek çıkıyor.

Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır denir. Çok da doğrudur aslında, en azından kendi çevremdeki izlenimlere dayanarak bunu rahatlıkla söyleyebilmekteyim. Zor günlerde bunu da atlatırız diyen kadın kurtarıyor aileyi. Çekip gitmek yerine sudan tuzdan kısan kadın erkeğin düzlüğe çıkmasını sağlıyor. Önemli olan para kazanmak değil o parayı doğru kullanmaktır. Sen kilo kilo altın kazansan külçe külçe harcayan birisi olunca gene çıkamıyorsun işte güneşe, hatta karanlığa doğru ilerliyorsun.

Kadınlar uğruna dağlar delinen, çöllere düşülen, mektuplar, şiirler, kitaplar, heykeller, resimler çizilen canlılardır. İnsanlar bunu bilmelidir, eylemlerden önce bunları aklına getirmelidir. Başta annem olmak üzere bütün kadınların Emekçi Kadınlar Gününü kutluyorum. Eksik olmayın, kim ne olarak tanımlarsa tanımlasın, zamanında kadınlara eşitlik için canlarını veren, toplumdan dışlanan insanlar daha adil bir hayat için mücadele etmişler. Bu güzel manalı günü alışveriş çılgınlığı için değil de kadın olduğunuz için kutlamanız dileğiyle.

Yazımı Bekir Çoşkun’un şu dizeleri ile bitirmek istiyorum.

“kadınlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde ’yetim-öksüz’ kalan çok olur.
mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler…
çekmecenin dibinde artık kimsesizdir eski tarak.
sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
sık sık boynunu büker ’sarıkız’.
teki kalmış o eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
balkon artık sessizdir.
koridor kimsesiz.
bir kadın gittiğinde…
bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci…
bir anne gider…
bir dost…
bir arkadaş…
bir sevgili…
ne çok kişi yok olur aslında,
bir kadın gittiğinde.”

Kaynakça:
*1 – Yunan Mitolojisi
*2 – Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası
*3 – Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası
*4 –Gaiadergi
*5 – Gaiadergi
*6 – Wikipedia
*7 – Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası
*8 – Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası
*9 – Wikipedia

 

SIMILAR ARTICLES

0 180

3 1683

Yorum Yok

Leave a Reply